23 Mayıs 2020 Cumartesi

Topyekun Tedbirler ve İnsanlara Güvenmek

İnsanların son derece rahat olması doğal geliyor bana. Panik yapsalar, aşırı kaygı duysalar şaşırırdım asıl. “Hiçbir şey yokmuş gibi rahatlar” -e rahat olacaklar tabii abi, niye panik yapsınlar? Oturup sabahtan akşama ağıt mı yaksınlar? Günde on bin kişi ölürse o zaman -belki- panik olur ama günde yüz kişi ölünce toplumun panikten eli ayağına dolaşmaz. İnsanlar, yarın çok daha kötü bir olay, dünya savaşı filan çıkacağını bilse, gene panikten zangır zangır titremez, merak etmeyin. 

Kendi adıma, başlardaki “herkes kendi olağanüstü hâlini ilan etsin” yaklaşımını doğru buluyordum. Kalabalığın kaçınılmaz olduğu, okul, cami, düğün gibi insanların dipdibe olduğu mekân ve etkinliklerin ertelenmesine/kapatılmasına bir şey demiyorum ama üç gün dışarıda dört gün içeride, deve cüce oyunu misali yaşamamızı da abartılı buluyorum. Bulaşacağı varsa serbest günlerde de bulaşır, iş yerinde de bulaşır. Sahilde ücra bir taraf var, orada insan olmazdı, olsa da çocuk değiliz, insanlara değil bir metre, beş metre mesafeden geçiyordum zaten, çıkıp yürüsem, koşsam ne olur, denize girsem ne olur? Balkondan balkona konuşan vatandaşlar duydum geçen, malûm, camlar açık bu sıra, çok daha sert tedbirler olmalıymış. Ne bekliyorlar acaba? Ne bekliyorsunuz, tam olarak ne istiyorsunuz abi? Üç ay sokağa çıkma yasağı filan mı? Markete ekmek ve yumurta dışında bir şeyler almak için gidenlere on bin lira para cezası mı kesilsin? Ne istiyorlar tam olarak? ÇOK DAHA SERT TEDBİRLER ALINSIN! Tedbir sözcüğünden soğur insan. Her yerin komple yasak olmasını mı istiyorlar? Ne kadar meraklıymışız hayatı talimatlarla yaşamaya. Herkes kendi olağanüstü hâlini ilan ediversin, önüne geleni sarılıp öpmezsin, temiz olursun, olur biter. Çocuk değiliz, yetişkinler olarak dışarıda yürürken mesafeyi ayarlayabiliriz pekâlâ. “Başkaları ayarlayamıyor!” E serbest günlerde de ayarlayamıyor ona bakarsan? 

İnsanlar, “arkadaşlar pazardan bildiriyorum, haberler çok kötü, burası kalabalık :/” filan yazıyor. E sen de oradasın işte? Kanal D muhabirini gördüm, adama uzatmış mikrofonu, “biliyorsunuz yalnızca acil ihtiyaçlar için çıkmamız gerekiyor, siz ne aldınız?” diye soruyor. Sana ne adamın ne aldığından? Utanmasa “aç bakayım çantanı!” diyecek. Muhabirler muhbir olmuş, ellerinde mikrofon, dışarıya “cahil” avına çıkıyorlar. Çok bilinçliysen, örnek vatandaşsan, insanların dibine gireceğine bırak o mikrofonu sen de evinde otur madem. İnsanlar panik yapmaz, kıyamet kopsa panik yapmaz, ki kıyametlik bir durum yok şu anda. Şu şartlarda, asıl panikten zangır zangır titrenmesini, aşırı kaygıya kapılınmasını anormal bulurdum. İnsan psikolojisi o kadar zayıf bir şey değil.

Ha, Habertürk’teki Airport programında görmüştüm, bundan sonra uçuşların nasıl olacağını anlatıyordu. Elli tane önlem ve talimat. Sağlık pasaportu filan çıkarttıracakmışız, sayıyor da sayıyor. Toplama kampı gibi. Ben insanların bu şekilde yaşayacağına inanmıyorum, oldu olacak her sabah dışarıda içtimaya alınalım bari, ölümü göze alır gene normale döner insanlar, ama en basitinden, uçakla bir yere giderken o kadar prosedürden geçeceksem, benim için, çok samimi söylüyorum, yurtdışı gezileri bitmiştir artık.

İnsanlar rahat, panik yok, ve evet, dışarı da çıkıyorlar. Tam da olması gerektiği gibi. Ben de bugün şortu çekip, parmak arası terliğimi giyip çıkacağım. Ne kadar cahilim, değil mi? Ne kadar umursamazım, hiç panik yok, hiç kaygı yok. Yazıklar olsun bana. O Kanal D muhabirine sesleniyorum, buyur çek kardeşim, bugün gerçek bir marjinal gibi dışarı çıkacak, yoğurt, cips, Eti Bidolu filan alacağım akşam kahveyle yemek için. 

Çıkayım da yürüyen aksam kendine gelsin, hava ve D vitamini alayım biraz. Mis.

Ek: Gıda ürünlerinde regülasyona karşıyım. Yurttaş olarak güvendiğim kasaptan, kasabın kendi ürettiği sucuğu alabilmek isterim. Arasıra, “eşek eti mi, camış eti mi koyuyor içine, nereden bilelim?” muhabbeti ile güvensizlik yaratarak yerel üretimin baltalanmak istendiğini düşünüyorum. Böyle işler büyük firmaların işine gelir ve en sonunda o vakumlu, ısıl işlem görmüş ürünlere talim ederiz; zira tek seçenek olurlar. Çeşitlilik kaybolur. Toplumda tüm işler karşılıklı güvenle yürümeli. Güvenini istismar edenle alışverişi kesersin, olur biter; ama her seferinde, “bu çocuk bana vurdu!” diye babasına şikayet eden çocuklar misali, “regülasyon getirilsin!”, “bu işe el atılsın!”, “tedbirler arttırılsın, her şey daha sıkı denetlensin” talepleriyle karşılıklı güven zedelenirken, babaya seslenir gibi devlete sesleniliyor. Yıllarca "her şeyi devletten beklemeyin" diyen insanlar her şeyi devletten bekler olmuş artık. Artık bir birey var bir de devlet. Toplum denklemden çıkartıldı. Bu yaklaşımlarla, gıda özelinde konuşuyorum, olsa olsa çeşitlilik azalır, yöresellik yok olur ve bundan biz yurttaşlar ve küçük, yerel üreticiler zarar görürüz. Ben kasabıma güveniyorum. Küçük üretici İzmir tulum üretsin, Trakya kaşar üretsin, pastırma üretsin, turşu kursun, pekmez yapsın, türlü türlü yağ ve peynir yapıp satsın istiyorum. Gelgelelim, “o aldığın sucukta kim bilir ne eti var!” gibi kuşkucu sözlerle güvensizliği arttıran insanların her geçen gün arttığına tanık oluyorum. Böylelikle küçük üreticinin üretim hakkı zamanla elinden alınacak, bize ise kala kala saman gibi, elli tane denetimden geçmiş, standartlaşmış, dolayısıyla tektipleşmiş ama özünden kopmuş lezzetler kalacak. Bütün Türkiye’ye belli başlı üç-beş marka hükmederken köyde peynir yapan teyze bu işi bırakacak, bizim kasaba gittiğimde ise, “abi HAZIR sucuk vereyim, biz üretmiyoruz artık, yasaklandı” yanıtına muhatap olacağız ve bunun adına “regülasyon” diyecekler. Ne kadar da şık: Regülasyon. Sonrasında herkes gönül rahatlığıyla tektip besinini alabilir. Gönlün rahat olur ama kültüründeki kimi güzellikler de böylece, palazlandırdığın güvensizlikle birlikte yitip gider. "Denetlensin!", "göz açtırılmasın!", "at eti koyuyorlar!" filan derken her kasabın kendi sucuğunu üretmesi, ki bence müthiş bir zenginlik bu, yasaklanır, ondan sonra "nerede o eski lezzetler/günler" diye hayıflanır dururuz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme