29 Nisan 2020 Çarşamba

Koronavirüs Günlüğü - 3

"Ölüm ilanlarının olduğu sayfada şu not dikkatimi çekti: Herta Pavian, kırk altı yaşında. Bu benim annemdi. Adı aslında Herta Fabjan’dı, ama belli ki gazetedekiler ismini not ederken yanlış duymuştu, gazetenin bu bölümündeki ilanlar telefonla alınıyordu. Herta Pavian! Odama koştum ve yarı ölü halde yatağında yatan doktora annemin öldüğünü ve isminin yanlış yazıldığını söyledim, Herta Fabjan değil Herta Pavian yazmışlardı. Herta Pavian dedim durmadan kendi kendime, Herta Pavian, kırk altı yaşında."

Bernhard’ın anlatısında görüldüğü gibi, insan kötü gerçeklerle yüz yüze gelmemeye çalışır. Annesi ölmüştür; ama gazete ilanındaki yazım yanlışına takmıştır kafayı. Aslında annesinin adının gazetede yanlış yazılmış olmasının hiçbir önemi yoktur. Önemli olan onun ölmüş olmasıdır. Yine de annesinin ölümüyle yüzleşmektense o küçük ayrıntıyla uğraşır ve böylelikle acısını ertelemiş olur.

İçinden geçtiğimiz korona günlerinde insanların birbirini daha sert yargıladığına tanık oluyorum. Kargoyla ilaç ve diğer acil ihtiyaçları dışında alışveriş edenler, markette kalabalık yaratanlar yadırganıyor. İnsanlar birbirini fotoğraflayıp ifşa ediyor. Ultra farkındalıklılar birbiriyle yarış hâlinde. Hani konserlerde icraya odaklanmaktansa icraya odaklanmayan başkalarına odaklanıp, “şuna bak, telefonuna bakıyor, cık-cık-cık!” diye gerilen kişiler olur ya, onun gibi. Radar misali hata saptıyorlar her an. Hâlbuki insanlar tam da olağanüstü günlerde olağan şeylerin peşine düşer. Kitap alır. Çiçek alır. Çocuğu evde durmuyordur, ona oyuncak alır. Evde psikolojisini korumaya, oyalanmaya çalışıyordur. Bunları yargılamak bize düşmez. Olağanüstü günlerde, tıpkı annesinin ölümünü idrak etmeyi erteleyen ve gazetedeki harf hatasına takılan Bernhard gibi, insanlar, o olağanüstü olaya, o kötü ve sevimsiz gerçekliğe mümkün olduğunca az odaklanmaya çalışır; çünkü hiç kimse sürekli kötüyü düşünerek yaşayamaz. Olağanüstü günler, tam da basit, gündelik, “kel alaka” konulara odaklandığımız, dışarıdan bencilce görünen fakat içeriden hayatta kalma güdümüzce yönlendirilen, bizi iyi hissettiren, kötü gerçekliğin gücünü daha az duyumsamamızı sağlayan zamanlardır.

Asıl sorun, 7/24 gerçek ve yakın olan tehdidi konuşmak ve sürekli karamsar kalmak olurdu. Bir gün öleceğimizi de biliriz ama sürekli ölümü konuşmayız.

Kendisinin doğru olduğunu bilip insanları doğruluğuyla döven azarcı ve öğütçü güruhun kurduğu bu büyük kuşatmadan, bu vicdan teröründen, bu doğrucu ve linççi ahlâk dayanışmasından bir an önce kurtulmayı nasıl da istiyorum, inanın anlatamam. Her -meli -malı’yı başkalarını hor görme vesilesine dönüştüren bu samimiyetsizler korosundan, sabah akşam başkalarının suçlu hissetmesi için elinden geleni ardına koymayan bu erdem abidelerinden hakikaten ikrah ettim.

Ben de internetten kablosuz kulaklık aldım bu arada. Bu da benim önceliğim çünkü yalnız yaşıyorum ve geceleri müzik dinlemek iyi geliyor. Varsın bencillik olarak görülsün.

* * *

Savaş zamanlarında, cephede bile iskambil kağıtlarıyla oynardı insanlar. Şakalaşır, fıkra anlatıp gülerlerdi. Kimse de çıkıp "böyle bir zamanda fıkra anlatamazsın!" demezdi. Gerçeklikle yüzleşmek adına, erdemli bir tutummuşçasına pazarlanan bu "olağanüstü zamanlarda olağan bir şey yapılmamalı" imalı yaklaşımlar hatalı.

28 Nisan 2020 Salı

Simit Dolması

Dün ekmekçiler geziyordu sokakta. “Dolmacılaaar!”, “simit dolmaa!” diye bağırıyorlardı yer yer. Karamürselliler, “simit dolması” deyince ne demek istediğimi anlamıştır. Belki İzmitliler ve Adapazarlılar da. Başka yerlerde pek bilinmez. Ramazanda çocukluğumda yapılırdı. En son hatırladığım babannemin yaptığı. İnce, yayvan bir halka şeklinde, ramazana özel yapılmış ekmeğin ortası yarılır, benim hatırladığım, ortasına beyaz peynir ve maydonoz konur, ayçiçek yağında kızartılırdı. Hamur kızartmasını andırırdı –kolaç derdi bizimkiler hamur kızartmasına, pişi değil. Besleyiciydi simit dolması. İki dilim yediğinizde doyardınız. Ağır bir yemek. Çocukluk anısı işte, "simit dolma" diye bağıran fırıncıları duyunca gülümseme belirdi yüzümde dün. Bütün Türkiye’nin ramazanda simit dolması yediğini zannederdim bir de. Öyle değilmiş.

Çocukken en sevdiğim lezzetlerden biri de poy diye bir baharattı. Yağlanmış ekmeğin üzerine serperdiniz. Çok severdim. “Anne! Bana poylu ekmek yapsana” dediğimi hatırlıyorum ilkokul zamanları. Sumak ve kişnişi bilmezdim. İrmik tatlısını da çok sever, bütün Türkiye’de irmik tatlısının o beyaz şekliyle yapıldığını zannederdim: Süt, şeker ve irmik. Üzerine ceviz parçacıkları. Şerbetli olmadığı için çok hafifti. Revani ve höşmerimi çok sonra öğrendim ben. Güllacı ilk yediğimde ise herhalde otuz yaşındaydım. Otuz iki miydi yoksa? Ankara'da bir arkadaş yapmıştı. Bizde güllaç yoktu. Meğer meşhur bir tatlıymış.

Kaldırek veya kaldırak da her yerde yenmiyormuş meğer. Bilen bilir. Kökleri etli etli bir sebze. Yemeği yumurtalı yapılırdı ve onu da epey severdim. Yine, çocuk aklıyla, tüm Türkiye’de sık sık yendiğini zannederdim tabii.

Annem sütlaç yapardı sık sık. Babam “sütlaş” dediği için onu düzeltirdim: “Hayır baba, sütlaş değil, sütlaç!” Ukalaya bak sen... Sözcük, "sütlü aş"ın kısaltılmış hâli muhtemelen ve "sütlaş" da denebilir pekâlâ. Belli ki, zamanla “sütlaç” şekline evrilmiş. Neyse... Çocukken bayılırdım. Lezzetli. Annemin yaptığı sütlaca alıştığım için başka yerlerde denk geldiklerimin ya pirinci az gelirdi ya da kıvamında bir olmamışlık bulurdum. Ne besleyiciymiş: Pirinç, süt ve şeker. Çocuklar için tam bir besin deposuymuş aslında. Ne iyi beslemiş annelerimiz bizi. Sağolsunlar. Sağolsun.

25 Nisan 2020 Cumartesi

Canlı Yayın ve Kitaplık

Herkes evde olduğu için akademisyenler de canlı yayınlara evden bağlanıyor ve kimilerinin arkalarında kitaplık oluyor. Bunu eleştirenler oldu. Kendimi, yaygınlaşan eğilimlerin eleştirilmesini eleştirmek gibi bir alışkanlığa kaptırmak istemiyorum ama bu "kitaplıkla hava atıyorlar!" muhabbeti son zamanlarda gördüğüm en haksız, en boş eleştiri hakikaten.

Bir kere, canlı yayın konuklarının çoğu ya yazar ya da akademisyen. Çoğu altmış-yetmiş yaşlarında profesörler. Afedersiniz de, bu insanların ömrü okumakla geçmiş zaten, arkalarında ne olmasını bekliyorlardı acaba? Yatak odasından veya banyodan mı canlı yayın yapsınlar? Balkondan mı? Büyük ihtimalle çalışma masalarının olduğu oda kitaplarla doludur ve canlı yayına dizüstü bilgisayarlarıyla katıldıkları için, ister istemez kitaplık çıkıyordur arkada. Bilgisayar zaten o odada duruyordur. Kaldı ki, o insanların evlerinde tek bir kitaplık olduğunu sanmam. Muhtemelen birden çok kitaplık vardır.

Akademisyen değilim, kendi çapında okuyup yazan birisi olduğum ve daha otuz sekiz yaşında olduğum hâlde, bende bile irili ufaklı üç kitaplık var. Dördüncü bir kitaplık istemediğim için boşluk bırakmadan, yatay-dikey aralara sıkıştırıyorum ne varsa. Öyle hızlı bir okur da değilim. Tek oturuşta kitap bitirmişliğim yoktur. Üstelik son dört yıldır okuduğum çoğu kitap e-kitap formatında. Kobo üzerinden okuyorum yani. Bitirdiğim e-kitapların basılı hâlleri evde olsaydı, bir kitaplık daha kurmam gerekirdi. Odalarım küçük. İstemem.

Bende bile durum buyken, bir akademisyenin evinde, hele yaşlı bir profesörün evinde elini sallasan kitaba çarpar zaten.

Ben bu eleştirilerin altında daha temel, içgüdüsel bir durum görüyorum. Sanıyorum, kimi insanlar başkalarının herhangi bir şekilde önplanda olmasından hoşlanmıyor. Artalanda gördüğü kitaplığı bile gösteriş budalalığı ile itham edebiliyor. İstiyorlar ki başkaları herhangi bir şekilde, başarısıyla, çalışkanlığıyla, yaşayışıyla veya tercihleriyle önplana çıkmasın. Kimisi rahatsızlık duyuyor böyle şeylerden. Takdir etmek onlar için ödün vermek anlamına geliyor. Eleştirmeyince, hata yakalayamayınca rahatsız oluyor, takdir edince ise içlerinden bir parça kopuyor sanki. İlle istiyorlar ki, karşılarındaki kişi tevazudan neredeyse ezilip büzülsün, kitap-mitap göstermesin, saklasın hepsini.

Kitapları bile bir caka satma vesilesi olarak gören kişi, canlı yayına bağlanıp fikir beyan etmeni de gösteriş sayabilir pekâlâ. Fikir beyan etmeni, bilgini paylaşmanı gösteriş budalalığı addedebilir ve bu işin sonu gelmez. Herhalde, varlığını hiç hissettirmezsen, ancak o zaman rahatsız olmayacaktır. O yüzden umursamamak en iyisi.

Kaldı ki, kitaplık bir dekor olarak da hoştur, güzeldir zaten. Aynen devam.

22 Nisan 2020 Çarşamba

İyilik Gizli mi Yapılmalı?

Göstere göstere iyilik yapılmasından haz etmememe karşın, nihayetinde bunun yararlı olduğunu teslim ediyorum. Kararsız kaldığım konulardan birisidir: Yapılan iyiliği göstermek reklam yapmak anlamına mı gelir, yoksa iyiliği mi arttırır? Şu an, iyiliğin reklam edilmesinden hiç haz etmediğimden eminim. İyilik yapılacaksa, birisine yardım edilecekse mesela, bunun gizli yapılmasını daha doğru buluyorum; zira öteki türlüsü, yardım edenin takdir edilme arzusunu doyurduğu için katışıksız bir iyilik gibi durmuyor, bilakis ve belki de, iyilik yapanın çaktırmadan kendini övmesi anlamına geliyor.

İnsanlar takdir görmek, onaylanmak ister. Bunu bencilce bulmuyorum. Başarının, emeğin, ürünün takdir edilmesi olağan geliyor. Gelgelelim, takdir görmek için bu dediklerimi yapmak yerine iyiliği, yoksula verilen parayı, köpeğe verilen mamayı vs. araçsallaştırmakta canımı sıkan, tatsız bir yön var. Sevemedim gitti. İyiliğin, hiç değilse kameraya alınmadan yapılmasını yeğlerim.

Bir yandan da, iyilikler paylaştıkça çoğalıyor. Yaptığın iyiliği kayda alıp paylaşırken, alttan alta kendini övüyor olabilir, yahut toplumdan onay görme arzunu doyuruyor olabilirsin. Yine de, sırf takdir edilme arzusuna güdümlendi diye iyiliğin iyilik olmaklığı ortadan kalkmıyor. Köpeğe mama vermiş, yoksula yardım etmiş, eşya almış, para aktarmış olmak her halükârda iyi bir iş ve bu iyiliği gören başkaları da iyilik yapmak, iyilikte yarışmak isteyebilir. Böylelikle başkaları, “ben de iyilik edeyim ve bunu kayda alıp paylaşayım” düşüncesiyle o iyiliğin gerçekleşmesini sağlayabilir. Bu yüzden, bu konuda katı değilim artık. "İyilik yapsın, varsın kayda alsın, belki başkaları da özenir" diye düşünüyorum.

Yine de, dediğim gibi, tercihim ilkinden yana. “Yardım gizli yapılır” diye bir kanun yok, biliyorum ama kendimce öyle bir ilke benimsemişim, değiştiremiyorum. Örneğin, yoksul bir ailenin küçük kızına rugan ayakkabılar almışsın, ne kadar güzel. Çocuk nasıl da mutlu. Yine de çocuğun görüntülerinin kaydedilip paylaşılması, hele bunu iyilik yapanın yapması bana ters geliyor. Bundan duyduğum rahatsızlığı içimde yenemiyorum.

10 Nisan 2020 Cuma

Ali Demirsoy'un Covid-19 Çözümü Üzerine

Fen bilimlerine ömrünü adayan kişilerin kimilerinde felsefî bir derinsizlik söz konusu oluyor. Biyolog Ali Demirsoy’un açıklamasını izledim. Alanında önemli birisi, ona lafım yok. Evrimin müfredattan çıkartılmış olmasını eleştirmesinde de haklı. Ne var ki, koronavirüse karşı önerdiği çözüm, yani Çin'de covid-19’lu olduğu tespit edilen ilk kişilerin öldürülmesi yönündeki önerisi, fen bilimlerine fazlaca gömülüp felsefeden uzak kalmış kişilere dair düşüncemi doğrular nitelikte.

Öncelikle, “ya o kişileri tecrit eder ya da öldürürdüm” diyor. İtiraz geleceğini tahmin ettiğim için o kısmı söyleyeyim: Tecrit kısmında sorun yok. Ama oradan öldürmeye sıçraması, bir de “itlaf” sözcüğünü kullanması, insanda “hayırdır, böcek mi yoksa tavuk mu itlaf ediyorsun?” tepkisine yol açıyor. Şimdi, bir kere hastalık çok yeni olduğu için testler de çok yeni ve testlerin yer yer yanlış sonuç vermesi mümkün. Test sonucu negatif çıkan kimi kişiler aslında hasta, pozitif çıkan kimileri ise sağlıklı olabilir. Bu yanılma payı göz ardı edilemez. Hâl böyleyken, “itlaf” edeceğin insanların bir kısmı boşu boşuna öldürülmüş olacaktır. Üstelik hastalık buna rağmen yayılırsa, öldürülenler öldürüldükleriyle kalmış olacaktır.

İkincisi ve daha da önemlisi, Ali Demirsoy’un biyolog olduğunu ve hipokrat yemini etmediği için özgürce konuşabildiğini söylemesi. E konuş Hocam, konuş tabii ama eleştirilebilirsin de. Evet, hipokrat yemini zaten, bilime referansla yanlış kararlar alınmasın, kişileri bağlayan kimi etik sınırlamalar olsun diye var. Ben olsam öyle yapardım, böyle yapardım derken bilimi referans gösteriyor, “bilim budur!” diyorsun -bu mudur? Bilim ortaya kimi olgular koyar, o olguları elindeki en güçlü hipotezlerle açıklar, tamam, doğayı anlamak için elimizdeki en güçlü alettir bilim; ama iradî kararlar farklı şeyler. Is’den ought çıkmaz. Olgularla değerler farklı şeylerdir ve karar mercileri bilimsel bulguları dikkate almakla birlikte, kimi değerleri gözeterek karar verirler. Yoksa Ali Demirsoy “itlaf edin” dedi diye, test sonucu pozitif çıkanlar öldürülecek olsa yanmıştık. Yahu, insanlar ne çabuk Nazizme sıçrayıveriyor. Bilim nötrdür. Onunla ilaç da yaparsın, silah da yaparsın ve ne yapacağına, onu nasıl kullanacağına karar verirken kimi değerleri, dünya görüşünü vs. esas alman gerekir. Teknokrasi sevdalıları ne çok. Oysa karar alma süreçleri sosyo-politik meseleler.

Alanında uzman kimi kişilerin, olana değil de olması gereken’e dair konuşurken vardıkları sonuçlar akıl almaz olabiliyor. Celâl Şengör’de de benzer bir durum var. Müthiş bir konuşmacı, iyi bir öğretmen, yabancı dillere hakim ve kendi alanında önemli bir isim; gelgelelim, Aptalı Tanımak diye bir “düşünce” kitabını okumuştum da, hataymış. Kitaptaki görüşler neredeyse, diyebilirim ki çocuksuydu. Sanırım bilimi saplantı ölçüsünde yüceltince, felsefeye de uzaksan, yani pozitif bilimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte felsefenin sonlandığına, artık düşünmeye gerek kalmadığına filan inanıyorsan bu noktalara geliyorsun.

3 Nisan 2020 Cuma

Koronavirüs Günlüğü - 2

Gün aşırı otuz beş-kırk dakika koşuyordum. Son yasaklarla birlikte onu da bıraktım. An itibariyle doksan altı saattir, yani dört gündür evdeyim. Dört gündür süpermarkete bile gitmedim. Maskem olmadığı için süpermarkete gitmeye de çekiniyorum açıkçası –gerçi evde eksiğim yok. Bir iki gün sonra dışarı çıkarsam ilkin eczaneden maske alacağım. Hastalanmaktan ziyade insanların, ödeme kuyruğunda filan tepki vermesinden çekiniyorum. Karşındaki haklı olunca bir şey diyemiyorsun.

Henüz sıkılmış değilim. Psikolojim de iyi durumda. Kimi insanların gece uykuları kaçıyormuş. Bende öyle şeyler yok; yalnız şu koşu ve yürüyüş yasaklanmayaydı iyiydi. Zaten benden başka koşan görmüyor, sahilin ücra taraflarında takılıyor, tek tük rastladığım insanlara ise değil bir buçuk, beş metre bile yaklaşmıyordum. O biraz kötü oldu yani. Bu şekilde günde bir dilim ekmek yesen o bile yeter. Vücutta kan dolaşsın diye şınav çekiyorum arada. Fazla hareketsizlik kaslarda seğirmelere, kolu bacağı sallama gibi -bana göre hoş olmayan- hareketlere yol açabiliyor. O enerjiyi atmak lazım. Anlıyorum tabii yasağı. Kimi insanları, “dışarı çıkmak yasak değil” dediğinde eve sokamazsın bu sefer de.

The Road (2009) diye bir film var. Bilen bilir. Dünyanın sonu gelmiş. Her yer çamurlu, kahverengi tonlarda. İnsanlar birbirinden korkuyor, bir tane süpermarket arabasıyla, bulabildiklerini istifleyip yollarına devam ediyorlardı. Tekrar izledim on yıl sonra. Mevcut durumda öylesine hitap etti ki gözlerimi bir saniye ayıramadım. İnsan bazen kurmadan da edemiyor. Düşünsenize, tüm nüfus evlerde mesela. Belediyeler evlere gıda paketleri getiriyor. Un, yağ, tuz. Dışarı çıkmak yok. Sonra elektrikler kesiliyor temelli. Buraya kadar, eh, gene iyi. Ama asıl kâbus suların kesilmesi olurdu. Bunu düşünüp iyice keselendim dün. Suların kesilmesi kadar sevmediğim bir durum yok. Daha kötüsü ne olabilirdi? The Road’daki gibi, sırtçantalarımıza öteberi doldurup yollara düşmek, birer scavenger'a dönüşmek elbette. Bildiğimiz dünyanın sonu. Yarın kaygısı olmadığı için "kendini gerçekleştirmek" gibi lükslerle uğraşmaktan, avcı-toplayıcı atalarımızın zamanına, yaşamanın hayatta kalmaktan ibaret olduğu, yarına çıkmanın garanti olmadığı o eski çağlara dönüş.

Tabii siz bakmayın böyle dediğime, kuruyorum işte. Haziran'a kadar bu iş bitecek diye umuyorum.