14 Temmuz 2020 Salı

Artık Daha Yavaş Okuyacağım

Bundan sonra yavaş okuyacağım. Ayda -en fazla- iki kitap bitirsem yeter. Ayda dört-beş kitap bitirdim de ne oldu? Okumanın bu zamana dek pek faydasını görmüş değilim -hoş, fayda için okumuyoruz zaten. Ne kitaplar okudum, Melekler diye bir roman vardı mesela Ayrıntı Yayınları’ndan, HİÇBİR ŞEY hatırlamıyorum. Oysa ağır ağır, sindire sindire okuduklarım detaylarıyla aklımda. Satır satır okumaca... Ders çalışır gibi okumayı, ders çalışır gibi film izlemeyi severim. Mubi'ye abone oldum bu arada. Dün Io Sono L'amore'yi seyrettim -belissimo! Hamsun’un Açlık’ını severim. İki kez okuduğum birkaç kitaptan biridir. Filmini de izlemiştim. ‘66 Norveç yapımı. Hatırlamak benim için önemli. “Hatırlamak şart değil, önemli olan o esnada tat almak” denebilir ama hatırlayamadığıma göre okurken de tat almamışım demek ki. 

Topluca kitap almıyorum. Elimdekiler bitmeden hayatta almam. Okuma grupları varmış dünyanın her yerinde. Hiç katılmadım. Örneğin Bulgakov’un Usta ile Margarita’sını seçip, üç ay boyunca satır satır tartışıyorlarmış. Bu hafta yirmi, bilemedin otuz sayfa okunacak, sonra toplanılacak ve okunan yerlere dair neler düşündüğümüz tartışılacak -vallahi güzel. Öyle olması lazım aslında. “Onu da bitireyim”, “şunu da bitireyim de bekleyen diğer kitaba başlayayım” düşüncesini bırakıyorum. Bir hobi benim için. Bundan böyle kitabı elimde gezdirir, onbeş gün, dilerse bir buçuk ay sürsün, sonra, sevdiysem ve nispeten hacimsiz bir kitapsa bir haftada bir kez daha okurum. O kitap benim bir süre beraber takıldığım, hayatımın bir ayını dolduran bir meşgaleye dönüşür, her cümleye odaklanırım ve ancak ondan sonra çıkartırım hayatımdan. Rafta görende anılarım canlanır: "Şubat ayıydı, her gece bu kitaptan on sayfa okurdum. Hey gidi geceler!"

Hayır, okuduğum pekçok kitaba üzülüyorum da. Cemil Meriç’in Bu Ülke’si mesela. Süslü cümlelerle oksidentalizm. Yahu gençliğine yazık, saatlerini ona vereceğine çık gez. İletişim Yayınları’nın Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi var, bilen bilir. Onun cilt cilt, neredeyse tamamen okumuştum. Yirmili yaşlarda almış, Türkiye siyasetini anlamak için okuyordum da okuyordum -neyi anlayacaksın acaba? Gücü yeten yetene işte. Anlasan ne olacak ayrıca? Vallahi bir faydası yok. Okumakla dünya daha iyi bir yere dönüşmüyor. Okuma eyleminin bir misyonu yok. Bunlar hep insanların yüklediği işlevler, insanların zoraki yüceltmeleri. Bu kadar büyütecek bir şey yok. Hayat spontan bir şey, tarih pek de bilinçli ilerlemedi. Kendiliğinden gelişip durdu ve bugünlere geldi insanlık.

Hızlı okuma kursları her yerde ama ben yavaş okumaya meraklandım. Yavaş, odaklı, yoğun okuma. Hiç acelem yok. Bir romanda “kitap okumayı bıraktım” diyordu adam, ben bırakmam da, azaltıyorum diyelim. Zaten her şeyi okumaya ömür yetmeyecek. Şimdi alırım bir kitabı, bir ay onunla takılır, ondan bahsederim. Sahi, Musil’in Niteliksiz Adam’ını, Mann’ın Büyülü Dağ’ını okumadım mesela. İkişer cilt, kalın kitaplar. Satır satır. Acelesiz. Bitmesin. Her birine üç ay ver gitsin ya. 

Üç ay, dört ay, beş ay!

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Pandemi ile İnsanların Totalitarizme Olan Eğilimi

Şimdi peşinen, cehaletle itham edilmemek için yasa ve yönetmeliklere uyduğumu, maske taktığımı, insanlara ise zaten, önceden beri mesafeli olduğumu, temizliği zaten sevdiğimi söyleyeyim de, Twitter’da olduğu gibi burada da birileri çıkıp bana “davar”, “bencil”, “cahil”, “inşallah geberirsin” tarzında şeyler demesin.

Hoşnutsuz olduğum şeyler var. Dolmuşa biniyorum, bir kadın bir başka kadına yanına oturmamasını söylüyor. Haklı. Arada boş koltuk olmalı. Tamam ama haklılığıyla diğer kadını dövmeye başlıyor bu sefer: “Dünyadan haberiniz yok”, “bu salgının ne kadar büyük bir sorun olduğunu bilmiyorsunuz” laflarını, klasik “cahilsiniz” ithamıyla cilalıyor. Bildiğin psikolojik şiddet. Tamam, oturmadı yanına kimse -ama sus artık. Az kaldı birbirine gireceklerdi. Bu “en bilinçli benim, geri kalanlarsa bilinçsiz insanlar” imalı tepkilerden o kadar sıkıldım ki anlatamam. Tamam, en ama en bilinçli sensin ya, öf. Televizyonda görüyordum ama dolmuşta başıma gelince ne kadar kötü bir tavır olduğunu çok daha iyi anladım.

Elimde şnorkelle yüzmeye gidiyorum. Her gün yüzüyorum. Sağlığıma iyi geliyor. Bir ailenin yanından geçiyorum, aralarında konuşuyorlar: “Burada yüzmek yasak değil mi?” “Plaj dışında yüzmenin yasak olması lazım”, “asıl plajda da yasaklamalılar, orası kalabalık” gibi cümleler. Duymuyorum sanki. Hayır, duyayım diye yapıyorlar zaten. Ya kardeşim, ağzımda maske var, kimselerin olmadığı, değil bir metre, yirmi metre yanımda bile kimsenin olmadığı bir yer bulup yüzeceğim, ona da mı göz diktiniz? Onu da mı ihbar edeceksiniz? Deniz bu, deniz de mi yasaklansın? Gerçi o da talep edilir yakında. “Bizim iyiliğimiz için, boğulmayalım diye” der, hemen benimserler o yasağı da. Sonra bekçiler gelip beni uyarır, “hadi çık sudan” diye. Hiç şaşırmam. Sen yüzmezsen yüzme kardeşim. Neden güvenlik kamerası gibi başkalarını gözetliyorsun? Ne meraklıymış insanlar sivil polis olmaya. Boğulacaksam da boğulurum abi, köpekbalıkları parçalar belki. Ben yetişkinim, reşit olalı çok oldu. Sağlıksız beslenme özgürlüğüm olduğu gibi boğulma özgürlüğüm de var. Reddediyorum üzerimde kurulmaya yeltenilen vesayetleri.

Hâlâ paylaşılan #evdekal etiketleri ise benim için ayrı bir evrene ait, o kadar yabancı geliyor. 2022’e kadar, 23’e kadar, salgın bitene kadar “#evdekal Türkiye!” Oldu abi. Belediye bize temel gıda malzemelerimizi versin, oturalım evde öyle vaka sayısı sıfırlanana kadar. Hâlâ bunu savunanlar var. Pes. Gerçi hiiiiç samimi bulmuyorum çünkü en çok şikayet edenler maşallah en çok gezenler aynı zamanda. 

Azarcı ve öğütçü vatandaşların tepkilerini virüsün kendisinden daha sevimsiz buluyorum. İnsanlar neden bu kadar rahatmış, neden dışarıdaymış, neden kafede oturuyormuş. Demek ki özgürlüklerine değer veriyorlar abi, olamaz mı? Avrupa'da da tüm kafeler, publar dolu. Hepsi mi salak bu insanların? Bir sen misin akıllı? Bitmiyor ki abi talepleriniz? Ben kafeye gitmeyeli yıl oldu, ama izole izole, bir başıma, kimselere yanaşmadan yüzmeye gidiyorum, onu bile mırıl mırıl, duyacağım şekilde yadırgıyorlar aralarında. Zapturapt altına alma ve alınma hevesinizin bir sonu, bir sınırı yok ki? Herkes sizin gibi panikli değil, kabul edin. Kimi insanlar sakindir. Önlemini aldıktan sonra panik yapmaz. Öleceği varsa da ölür. Bana doktor “bir aylık ömrün kaldı” dese, aynen şu an yaşadığım gibi yaşamaya devam ederim. Onurlu duruşumu bozmam. İnsanlar savaş zamanlarında, zindanlarda kuru ekmeklerden dama taşı yapıp yerde oyun oynamış, fıkra anlatmış, kahkahasından ödün vermemiş, ama bardağın boş tarafçıları, yandık bittikçi bu insanların ultra duyarlılıklarından o kadar yıldım ki, virüsün kendisinden daha sevimsiz, daha kötü buluyorum onları artık.

26 Mayıs 2020 Salı

Bilim Buyurmaz

Twitter’daki çok takipçili, fenomen bilimci tayfaya karşı daha da mesafeliyim artık. Hurafe savarlıklarını çoğunlukla biyolojiye referansla yaparlar ve buna bir itirazım da yoktur normalde, yalnız şu sıra içlerindeki tahakküm kurma arzusu, ki herkeste az çok vardır bu, iyice ayyuka çıktı. Ortaya çalışmalarının sonuçlarını koyarsın, eyvallah, eline sağlık ama sürekli olan’dan değil de olması gereken’den söz ederken, “şu yapılmalı”, “bu yapılmalı”, “şöyle yapın”, “böyle yapın” derken kantarın topuzunu kaçırdılar ve olguları bırakıp değerlerle, olan’la değil olması gereken’le kafayı bozmak üzereler. 

Ben de okudum Sam Harris’in The Moral Landscape’ini, merak etmesinler ve felsefeyi bilimle ikame etme bakımından son derece yetersiz bir kitaptı, üzgünüm. Bilimin metafizik temellerini, pekçok varsayımın ispatlanmamış aksiyomlar/belitler olduğunu, kesin zannettiklerimizin de zamandan/mekândan bağımsız olmadığını fakat an itibariyle kabul gördüğünü hatırlamak gerekiyor. Bilimde her şey şüpheli demiyorum, bilim doğayı anlamamız için elimizdeki en güçlü organondur/alettir ama coşmayın kardeşim. Prof olmuş adam "politika değil, bilimin ve matematiğin dediklerini yapalım" diyor. Ne çok Celal Şengör ve Ali Demirsoy varmış ortalıkta. 

Ne diyor abi bilim? Naziler bilimle daha çok insanı daha az masrafla öldürmek için ucuz maliyetli zehirli gaz üretti mesela, bunu bilim mi emretti? Yoksa matematik mi? Bilim ve matematik bir şey "buyurmaz." Nötrdür. Senin kimi değerlerin vardır ve o değerler, dünyagörüşü veya ideoloji doğrultusunda bilimi işe koşarsın. Bilim bir kılavuz değil, onu nasıl kullanacağımızın cevabını bilimin içinde bulamayız, dışarıya, başka bir referansa, değerlere bakmak gerekir. Biraz bilim felsefesi herkese lazım, felsefecilere değil yalnızca, bilim insanlarına da lazım. Feyerabend ve Kuhn’u okuyunca biraz törpülenir, yumuşarsın mesela. Öte yandan katı bilim karşıtlarına karşı Carnap, Hempel, Kincaid gibi adamlar da gereklidir, zira bilim karşıtları da ayrı bir sorun. 

Diyeceğim, tahakküme karşı tetikte olmak gerekiyor. Olgulardan buyruklara sıçradığında, laboratuardan biyopolitikaya kaydığında bi’durup düşünürüm, kusura bakmayacaksın. İtiraz edenleri engelleyerek, yalnızca kendi sesine yankı olanlarla etkileşerek de olmuyor öyle. İnsanlar, unvanları ne olursa olsun, bilgilerinden kaynaklı bir iktidar fırsatı yakaladığında nasıl da coşuyormuş. Ellerine güç geçse bize distopyaların en âlâsını yaşatacaklarına şüphem yok.

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Topyekun Tedbirler ve İnsanlara Güvenmek

İnsanların son derece rahat olması doğal geliyor bana. Panik yapsalar, aşırı kaygı duysalar şaşırırdım asıl. “Hiçbir şey yokmuş gibi rahatlar” -e rahat olacaklar tabii abi, niye panik yapsınlar? Oturup sabahtan akşama ağıt mı yaksınlar? Günde on bin kişi ölürse o zaman -belki- panik olur ama günde yüz kişi ölünce toplumun panikten eli ayağına dolaşmaz. İnsanlar, yarın çok daha kötü bir olay, dünya savaşı filan çıkacağını bilse, gene panikten zangır zangır titremez, merak etmeyin. 

Kendi adıma, başlardaki “herkes kendi olağanüstü hâlini ilan etsin” yaklaşımını doğru buluyordum. Kalabalığın kaçınılmaz olduğu, okul, cami, düğün gibi insanların dipdibe olduğu mekân ve etkinliklerin ertelenmesine/kapatılmasına bir şey demiyorum ama üç gün dışarıda dört gün içeride, deve cüce oyunu misali yaşamamızı da abartılı buluyorum. Bulaşacağı varsa serbest günlerde de bulaşır, iş yerinde de bulaşır. Sahilde ücra bir taraf var, orada insan olmazdı, olsa da çocuk değiliz, insanlara değil bir metre, beş metre mesafeden geçiyordum zaten, çıkıp yürüsem, koşsam ne olur, denize girsem ne olur? Balkondan balkona konuşan vatandaşlar duydum geçen, malûm, camlar açık bu sıra, çok daha sert tedbirler olmalıymış. Ne bekliyorlar acaba? Ne bekliyorsunuz, tam olarak ne istiyorsunuz abi? Üç ay sokağa çıkma yasağı filan mı? Markete ekmek ve yumurta dışında bir şeyler almak için gidenlere on bin lira para cezası mı kesilsin? Ne istiyorlar tam olarak? ÇOK DAHA SERT TEDBİRLER ALINSIN! Tedbir sözcüğünden soğur insan. Her yerin komple yasak olmasını mı istiyorlar? Ne kadar meraklıymışız hayatı talimatlarla yaşamaya. Herkes kendi olağanüstü hâlini ilan ediversin, önüne geleni sarılıp öpmezsin, temiz olursun, olur biter. Çocuk değiliz, yetişkinler olarak dışarıda yürürken mesafeyi ayarlayabiliriz pekâlâ. “Başkaları ayarlayamıyor!” E serbest günlerde de ayarlayamıyor ona bakarsan? 

İnsanlar, “arkadaşlar pazardan bildiriyorum, haberler çok kötü, burası kalabalık :/” filan yazıyor. E sen de oradasın işte? Kanal D muhabirini gördüm, adama uzatmış mikrofonu, “biliyorsunuz yalnızca acil ihtiyaçlar için çıkmamız gerekiyor, siz ne aldınız?” diye soruyor. Sana ne adamın ne aldığından? Utanmasa “aç bakayım çantanı!” diyecek. Muhabirler muhbir olmuş, ellerinde mikrofon, dışarıya “cahil” avına çıkıyorlar. Çok bilinçliysen, örnek vatandaşsan, insanların dibine gireceğine bırak o mikrofonu sen de evinde otur madem. İnsanlar panik yapmaz, kıyamet kopsa panik yapmaz, ki kıyametlik bir durum yok şu anda. Şu şartlarda, asıl panikten zangır zangır titrenmesini, aşırı kaygıya kapılınmasını anormal bulurdum. İnsan psikolojisi o kadar zayıf bir şey değil.

Ha, Habertürk’teki Airport programında görmüştüm, bundan sonra uçuşların nasıl olacağını anlatıyordu. Elli tane önlem ve talimat. Sağlık pasaportu filan çıkarttıracakmışız, sayıyor da sayıyor. Toplama kampı gibi. Ben insanların bu şekilde yaşayacağına inanmıyorum, oldu olacak her sabah dışarıda içtimaya alınalım bari, ölümü göze alır gene normale döner insanlar, ama en basitinden, uçakla bir yere giderken o kadar prosedürden geçeceksem, benim için, çok samimi söylüyorum, yurtdışı gezileri bitmiştir artık.

İnsanlar rahat, panik yok, ve evet, dışarı da çıkıyorlar. Tam da olması gerektiği gibi. Ben de bugün şortu çekip, parmak arası terliğimi giyip çıkacağım. Ne kadar cahilim, değil mi? Ne kadar umursamazım, hiç panik yok, hiç kaygı yok. Yazıklar olsun bana. O Kanal D muhabirine sesleniyorum, buyur çek kardeşim, bugün gerçek bir marjinal gibi dışarı çıkacak, yoğurt, cips, Eti Bidolu filan alacağım akşam kahveyle yemek için. 

Çıkayım da yürüyen aksam kendine gelsin, hava ve D vitamini alayım biraz. Mis.

Ek: Gıda ürünlerinde regülasyona karşıyım. Yurttaş olarak güvendiğim kasaptan, kasabın kendi ürettiği sucuğu alabilmek isterim. Arasıra, “eşek eti mi, camış eti mi koyuyor içine, nereden bilelim?” muhabbeti ile güvensizlik yaratarak yerel üretimin baltalanmak istendiğini düşünüyorum. Böyle işler büyük firmaların işine gelir ve en sonunda o vakumlu, ısıl işlem görmüş ürünlere talim ederiz; zira tek seçenek olurlar. Çeşitlilik kaybolur. Toplumda tüm işler karşılıklı güvenle yürümeli. Güvenini istismar edenle alışverişi kesersin, olur biter; ama her seferinde, “bu çocuk bana vurdu!” diye babasına şikayet eden çocuklar misali, “regülasyon getirilsin!”, “bu işe el atılsın!”, “tedbirler arttırılsın, her şey daha sıkı denetlensin” talepleriyle karşılıklı güven zedelenirken, babaya seslenir gibi devlete sesleniliyor. Yıllarca "her şeyi devletten beklemeyin" diyen insanlar her şeyi devletten bekler olmuş artık. Artık bir birey var bir de devlet. Toplum denklemden çıkartıldı. Bu yaklaşımlarla, gıda özelinde konuşuyorum, olsa olsa çeşitlilik azalır, yöresellik yok olur ve bundan biz yurttaşlar ve küçük, yerel üreticiler zarar görürüz. Ben kasabıma güveniyorum. Küçük üretici İzmir tulum üretsin, Trakya kaşar üretsin, pastırma üretsin, turşu kursun, pekmez yapsın, türlü türlü yağ ve peynir yapıp satsın istiyorum. Gelgelelim, “o aldığın sucukta kim bilir ne eti var!” gibi kuşkucu sözlerle güvensizliği arttıran insanların her geçen gün arttığına tanık oluyorum. Böylelikle küçük üreticinin üretim hakkı zamanla elinden alınacak, bize ise kala kala saman gibi, elli tane denetimden geçmiş, standartlaşmış, dolayısıyla tektipleşmiş ama özünden kopmuş lezzetler kalacak. Bütün Türkiye’ye belli başlı üç-beş marka hükmederken köyde peynir yapan teyze bu işi bırakacak, bizim kasaba gittiğimde ise, “abi HAZIR sucuk vereyim, biz üretmiyoruz artık, yasaklandı” yanıtına muhatap olacağız ve bunun adına “regülasyon” diyecekler. Ne kadar da şık: Regülasyon. Sonrasında herkes gönül rahatlığıyla tektip besinini alabilir. Gönlün rahat olur ama kültüründeki kimi güzellikler de böylece, palazlandırdığın güvensizlikle birlikte yitip gider. "Denetlensin!", "göz açtırılmasın!", "at eti koyuyorlar!" filan derken her kasabın kendi sucuğunu üretmesi, ki bence müthiş bir zenginlik bu, yasaklanır, ondan sonra "nerede o eski lezzetler/günler" diye hayıflanır dururuz.

18 Mayıs 2020 Pazartesi

Her Adımda Yönerge ve Önlemle Dolu Bir Yaşam: Almayayım.

Spor salonuna girerken on tane talimat, AVM’ye giderken yirmi tane talimat, dışarıda herkesin ayaklı uyarı levhalarına dönüşmesi, denize gireceksin, herkes birbirinden dört metre uzak dursun, lokantaya gideceksin, etrafın muşambayla sarılmış, nereye gitsen ağzında maske, güneşte çok yürüyünce, D vitamini alayım demiştim biraz, yüzümün yukarısı kararmış, aşağısı daha beyaz, tatile gideceksin elli tane talimat, otobüse bineceksin fiyat iki katı, uçaklar keza öyle vs.

Bunca talimatla yaşayacağıma hiç gitmem tatile. Binmem otobüse. Başka şehirlere gitmek zorunda kalmadıkça, ki zaten zorunda kaldığımı hatırlamıyorum, gitmem daha iyi. O etrafı muşamba ile sarılı, çadır gibi duran masalarda yemek yiyeceğime evde yerim. Denize, efendi gibi tek başıma, ücra bir yerde girer, spor salonunda spor yapacağıma dağda bayırda koşup şınav çekerim. AVM’ye en son geçen yaz, o da Polonya’da gezerken ayaküstü bir şeyler yemek için gitmiştim. Zaten hayatımda bir yerleri yoktu AVM'lerin, ama bu kadar talimat varken hayatta gitmem artık. 

Sırf insan kalabalığı içerisine gireceğim diye sürekli maskeyle gezeceğime, tek başıma, kimselerin olmadığı yerlerde ve saatlerde maskesiz yürürüm. “Yapma!”, “etme!”, “elleme!”, onu yapma, bunu etme, şöyle yap, böyle yap, öyle yapma... Bir şeyleri yapacağım diye yetmiş iki tane yönergeye uyacağıma, o şeyleri hiç yapmam, daha iyi.

Ek: "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak", "yeni normale alışın" deniyor. Valla yeni normaller meraklısı kimse onun olsun, ben istemem. Zorunda olduğum için yaptığım şeylerde talimata uyarım. Kalabalıkta maske takmak ve satın almayacağın ürünü ellememek gibi. Ama deniz-kum-güneş-müze tatili yapacağım diye elli tane yönergeye uymam gerekecekse istemem tatil matil. Kabul etmiyorum onu. Süpermarkete girmek gibi zaruri bir şey de değil zaten.

10 Mayıs 2020 Pazar

Annelik Kutsaldır

Annelik kutsaldır. Artık kutsalı dinî anlamda mı alırsınız, duygusal olarak mı yoksa önem sıralamasında üst sıralarda olmak anlamında mı yorumlarsınız, orası size kalmış. Biliyorum, "kadın yalnızca anne değildir", "kadınlık anneliğe indirgenemez" diyenler kızıyor en çok bu kutsallık sıfatına da, kadının yalnızca anne olduğunu, tek sıfatının bu olduğunu söylemiyorum zaten. Bir özellik olunca diğer özellikler dışlanmış olmaz. Annelik diye yadsınamayacak bir gerçek var ve bununla uğraşmanın, bunu yıpratmanın bir anlamı yok. 

"Annelik kutsal filan değildir, kediler de doğuruyor, ne var bunda?" gibi sözler etmenin, anneliğin kendine özgü değerini azaltacağını sanmıyorum. Açıkçası, kedi demişken, dişi bir kedinin yavrularını korumak için şövalyeye dönüşmesi de gayet asil geliyor bana. Küçücük kuş, yavrularını kanatları altına almış, koskoca biçerdövere karşı tüylerini kabartıyor, dikleniyor, ölümüne terk etmiyor orayı. Olayı biyolojiye veya hayvansallığa atıfla önemsizleştirmek de yersiz yani.

Dahası, babalığı değersizleştirecek değilim, o da ayrı bir şey ama anneliğin başka bir olgu olduğu apaçık. İşitme engelli bebeğin kulağına dinleme cihazı taktıklarında, annesinin sesini duyar duymaz gülümsüyor bebek. Dokuz ay on gün seni karnında taşıması, taşırken vücudunda yaşadığı değişimler, doğurduktan sonra bebeğin annesinin memesine yapışması, aylarca gıdasını bile doğrudan doğruya annesinin bedeninden alması ne kadar önemli şeyler. Baba istese de yapamaz bunları. Doğası müsait değil. "Ana kucağı" sözü boşuna çıkmamış, nerede duymuştum: "burası ana kucağı değil, asker ocağı!" Boşuna çıkmamış o laflar. Bebek mamasını doğrudan doğruya annesinin bedeninden almakla kalmıyor, kendini huzurlu, güvende ve sıcak hissediyor o kucakta, koruyup kollandığını düşünüyor -ve çocuk, çocukluğu boyunca her korktuğunda refleks olarak boşuna "anne!" demiyor. Bütün bunları değersizleştirmek, "ne kutsalı yahu? Alt tarafı spermin yumurtaya ulaşması işte" demek, "kediler de 4-5 tane doğuruyor, ne var yani?" gibi sözler etmek, yadsınamaz annelik gerçeğine halel getirmez.

Bana deselerdi ki tek hakkın var, kafanı kaldır, dünyaya bak, aklına her şeyi getir ama tek bir şeyi kutsal kılma şansın olsun, yine "annelik" derdim.

29 Nisan 2020 Çarşamba

Koronavirüs Günlüğü - 3

"Ölüm ilanlarının olduğu sayfada şu not dikkatimi çekti: Herta Pavian, kırk altı yaşında. Bu benim annemdi. Adı aslında Herta Fabjan’dı, ama belli ki gazetedekiler ismini not ederken yanlış duymuştu, gazetenin bu bölümündeki ilanlar telefonla alınıyordu. Herta Pavian! Odama koştum ve yarı ölü halde yatağında yatan doktora annemin öldüğünü ve isminin yanlış yazıldığını söyledim, Herta Fabjan değil Herta Pavian yazmışlardı. Herta Pavian dedim durmadan kendi kendime, Herta Pavian, kırk altı yaşında."

Bernhard’ın anlatısında görüldüğü gibi, insan kötü gerçeklerle yüz yüze gelmemeye çalışır. Annesi ölmüştür; ama gazete ilanındaki yazım yanlışına takmıştır kafayı. Aslında annesinin adının gazetede yanlış yazılmış olmasının hiçbir önemi yoktur. Önemli olan onun ölmüş olmasıdır. Yine de annesinin ölümüyle yüzleşmektense o küçük ayrıntıyla uğraşır ve böylelikle acısını ertelemiş olur.

İçinden geçtiğimiz korona günlerinde insanların birbirini daha sert yargıladığına tanık oluyorum. Kargoyla ilaç ve diğer acil ihtiyaçları dışında alışveriş edenler, markette kalabalık yaratanlar yadırganıyor. İnsanlar birbirini fotoğraflayıp ifşa ediyor. Ultra farkındalıklılar birbiriyle yarış hâlinde. Hani konserlerde icraya odaklanmaktansa icraya odaklanmayan başkalarına odaklanıp, “şuna bak, telefonuna bakıyor, cık-cık-cık!” diye gerilen kişiler olur ya, onun gibi. Radar misali hata saptıyorlar her an. Hâlbuki insanlar tam da olağanüstü günlerde olağan şeylerin peşine düşer. Kitap alır. Çiçek alır. Çocuğu evde durmuyordur, ona oyuncak alır. Evde psikolojisini korumaya, oyalanmaya çalışıyordur. Bunları yargılamak bize düşmez. Olağanüstü günlerde, tıpkı annesinin ölümünü idrak etmeyi erteleyen ve gazetedeki harf hatasına takılan Bernhard gibi, insanlar, o olağanüstü olaya, o kötü ve sevimsiz gerçekliğe mümkün olduğunca az odaklanmaya çalışır; çünkü hiç kimse sürekli kötüyü düşünerek yaşayamaz. Olağanüstü günler, tam da basit, gündelik, “kel alaka” konulara odaklandığımız, dışarıdan bencilce görünen fakat içeriden hayatta kalma güdümüzce yönlendirilen, bizi iyi hissettiren, kötü gerçekliğin gücünü daha az duyumsamamızı sağlayan zamanlardır.

Asıl sorun, 7/24 gerçek ve yakın olan tehdidi konuşmak ve sürekli karamsar kalmak olurdu. Bir gün öleceğimizi de biliriz ama sürekli ölümü konuşmayız.

Kendisinin doğru olduğunu bilip insanları doğruluğuyla döven azarcı ve öğütçü güruhun kurduğu bu büyük kuşatmadan, bu vicdan teröründen, bu doğrucu ve linççi ahlâk dayanışmasından bir an önce kurtulmayı nasıl da istiyorum, inanın anlatamam. Her -meli -malı’yı başkalarını hor görme vesilesine dönüştüren bu samimiyetsizler korosundan, sabah akşam başkalarının suçlu hissetmesi için elinden geleni ardına koymayan bu erdem abidelerinden hakikaten ikrah ettim.

Ben de internetten kablosuz kulaklık aldım bu arada. Bu da benim önceliğim çünkü yalnız yaşıyorum ve geceleri müzik dinlemek iyi geliyor. Varsın bencillik olarak görülsün.

* * *

Savaş zamanlarında, cephede bile iskambil kağıtlarıyla oynardı insanlar. Şakalaşır, fıkra anlatıp gülerlerdi. Kimse de çıkıp "böyle bir zamanda fıkra anlatamazsın!" demezdi. Gerçeklikle yüzleşmek adına, erdemli bir tutummuşçasına pazarlanan bu "olağanüstü zamanlarda olağan bir şey yapılmamalı" imalı yaklaşımlar hatalı.

28 Nisan 2020 Salı

Simit Dolması

Dün ekmekçiler geziyordu sokakta. “Dolmacılaaar!”, “simit dolmaa!” diye bağırıyorlardı yer yer. Karamürselliler, “simit dolması” deyince ne demek istediğimi anlamıştır. Belki İzmitliler ve Adapazarlılar da. Başka yerlerde pek bilinmez. Ramazanda çocukluğumda yapılırdı. En son hatırladığım babannemin yaptığı. İnce, yayvan bir halka şeklinde, ramazana özel yapılmış ekmeğin ortası yarılır, benim hatırladığım, ortasına beyaz peynir ve maydonoz konur, ayçiçek yağında kızartılırdı. Hamur kızartmasını andırırdı –kolaç derdi bizimkiler hamur kızartmasına, pişi değil. Besleyiciydi simit dolması. İki dilim yediğinizde doyardınız. Ağır bir yemek. Çocukluk anısı işte, "simit dolma" diye bağıran fırıncıları duyunca gülümseme belirdi yüzümde dün. Bütün Türkiye’nin ramazanda simit dolması yediğini zannederdim bir de. Öyle değilmiş.

Çocukken en sevdiğim lezzetlerden biri de poy diye bir baharattı. Yağlanmış ekmeğin üzerine serperdiniz. Çok severdim. “Anne! Bana poylu ekmek yapsana” dediğimi hatırlıyorum ilkokul zamanları. Sumak ve kişnişi bilmezdim. İrmik tatlısını da çok sever, bütün Türkiye’de irmik tatlısının o beyaz şekliyle yapıldığını zannederdim: Süt, şeker ve irmik. Üzerine ceviz parçacıkları. Şerbetli olmadığı için çok hafifti. Revani ve höşmerimi çok sonra öğrendim ben. Güllacı ilk yediğimde ise herhalde otuz yaşındaydım. Otuz iki miydi yoksa? Ankara'da bir arkadaş yapmıştı. Bizde güllaç yoktu. Meğer meşhur bir tatlıymış.

Kaldırek veya kaldırak da her yerde yenmiyormuş meğer. Bilen bilir. Kökleri etli etli bir sebze. Yemeği yumurtalı yapılırdı ve onu da epey severdim. Yine, çocuk aklıyla, tüm Türkiye’de sık sık yendiğini zannederdim tabii.

Annem sütlaç yapardı sık sık. Babam “sütlaş” dediği için onu düzeltirdim: “Hayır baba, sütlaş değil, sütlaç!” Ukalaya bak sen... Sözcük, "sütlü aş"ın kısaltılmış hâli muhtemelen ve "sütlaş" da denebilir pekâlâ. Belli ki, zamanla “sütlaç” şekline evrilmiş. Neyse... Çocukken bayılırdım. Lezzetli. Annemin yaptığı sütlaca alıştığım için başka yerlerde denk geldiklerimin ya pirinci az gelirdi ya da kıvamında bir olmamışlık bulurdum. Ne besleyiciymiş: Pirinç, süt ve şeker. Çocuklar için tam bir besin deposuymuş aslında. Ne iyi beslemiş annelerimiz bizi. Sağolsunlar. Sağolsun.

25 Nisan 2020 Cumartesi

Canlı Yayın ve Kitaplık

Herkes evde olduğu için akademisyenler de canlı yayınlara evden bağlanıyor ve kimilerinin arkalarında kitaplık oluyor. Bunu eleştirenler oldu. Kendimi, yaygınlaşan eğilimlerin eleştirilmesini eleştirmek gibi bir alışkanlığa kaptırmak istemiyorum ama bu "kitaplıkla hava atıyorlar!" muhabbeti son zamanlarda gördüğüm en haksız, en boş eleştiri hakikaten.

Bir kere, canlı yayın konuklarının çoğu ya yazar ya da akademisyen. Çoğu altmış-yetmiş yaşlarında profesörler. Afedersiniz de, bu insanların ömrü okumakla geçmiş zaten, arkalarında ne olmasını bekliyorlardı acaba? Yatak odasından veya banyodan mı canlı yayın yapsınlar? Balkondan mı? Büyük ihtimalle çalışma masalarının olduğu oda kitaplarla doludur ve canlı yayına dizüstü bilgisayarlarıyla katıldıkları için, ister istemez kitaplık çıkıyordur arkada. Bilgisayar zaten o odada duruyordur. Kaldı ki, o insanların evlerinde tek bir kitaplık olduğunu sanmam. Muhtemelen birden çok kitaplık vardır.

Akademisyen değilim, kendi çapında okuyup yazan birisi olduğum ve daha otuz sekiz yaşında olduğum hâlde, bende bile irili ufaklı üç kitaplık var. Dördüncü bir kitaplık istemediğim için boşluk bırakmadan, yatay-dikey aralara sıkıştırıyorum ne varsa. Öyle hızlı bir okur da değilim. Tek oturuşta kitap bitirmişliğim yoktur. Üstelik son dört yıldır okuduğum çoğu kitap e-kitap formatında. Kobo üzerinden okuyorum yani. Bitirdiğim e-kitapların basılı hâlleri evde olsaydı, bir kitaplık daha kurmam gerekirdi. Odalarım küçük. İstemem.

Bende bile durum buyken, bir akademisyenin evinde, hele yaşlı bir profesörün evinde elini sallasan kitaba çarpar zaten.

Ben bu eleştirilerin altında daha temel, içgüdüsel bir durum görüyorum. Sanıyorum, kimi insanlar başkalarının herhangi bir şekilde önplanda olmasından hoşlanmıyor. Artalanda gördüğü kitaplığı bile gösteriş budalalığı ile itham edebiliyor. İstiyorlar ki başkaları herhangi bir şekilde, başarısıyla, çalışkanlığıyla, yaşayışıyla veya tercihleriyle önplana çıkmasın. Kimisi rahatsızlık duyuyor böyle şeylerden. Takdir etmek onlar için ödün vermek anlamına geliyor. Eleştirmeyince, hata yakalayamayınca rahatsız oluyor, takdir edince ise içlerinden bir parça kopuyor sanki. İlle istiyorlar ki, karşılarındaki kişi tevazudan neredeyse ezilip büzülsün, kitap-mitap göstermesin, saklasın hepsini.

Kitapları bile bir caka satma vesilesi olarak gören kişi, canlı yayına bağlanıp fikir beyan etmeni de gösteriş sayabilir pekâlâ. Fikir beyan etmeni, bilgini paylaşmanı gösteriş budalalığı addedebilir ve bu işin sonu gelmez. Herhalde, varlığını hiç hissettirmezsen, ancak o zaman rahatsız olmayacaktır. O yüzden umursamamak en iyisi.

Kaldı ki, kitaplık bir dekor olarak da hoştur, güzeldir zaten. Aynen devam.

22 Nisan 2020 Çarşamba

İyilik Gizli mi Yapılmalı?

Göstere göstere iyilik yapılmasından haz etmememe karşın, nihayetinde bunun yararlı olduğunu teslim ediyorum. Kararsız kaldığım konulardan birisidir: Yapılan iyiliği göstermek reklam yapmak anlamına mı gelir, yoksa iyiliği mi arttırır? Şu an, iyiliğin reklam edilmesinden hiç haz etmediğimden eminim. İyilik yapılacaksa, birisine yardım edilecekse mesela, bunun gizli yapılmasını daha doğru buluyorum; zira öteki türlüsü, yardım edenin takdir edilme arzusunu doyurduğu için katışıksız bir iyilik gibi durmuyor, bilakis ve belki de, iyilik yapanın çaktırmadan kendini övmesi anlamına geliyor.

İnsanlar takdir görmek, onaylanmak ister. Bunu bencilce bulmuyorum. Başarının, emeğin, ürünün takdir edilmesi olağan geliyor. Gelgelelim, takdir görmek için bu dediklerimi yapmak yerine iyiliği, yoksula verilen parayı, köpeğe verilen mamayı vs. araçsallaştırmakta canımı sıkan, tatsız bir yön var. Sevemedim gitti. İyiliğin, hiç değilse kameraya alınmadan yapılmasını yeğlerim.

Bir yandan da, iyilikler paylaştıkça çoğalıyor. Yaptığın iyiliği kayda alıp paylaşırken, alttan alta kendini övüyor olabilir, yahut toplumdan onay görme arzunu doyuruyor olabilirsin. Yine de, sırf takdir edilme arzusuna güdümlendi diye iyiliğin iyilik olmaklığı ortadan kalkmıyor. Köpeğe mama vermiş, yoksula yardım etmiş, eşya almış, para aktarmış olmak her halükârda iyi bir iş ve bu iyiliği gören başkaları da iyilik yapmak, iyilikte yarışmak isteyebilir. Böylelikle başkaları, “ben de iyilik edeyim ve bunu kayda alıp paylaşayım” düşüncesiyle o iyiliğin gerçekleşmesini sağlayabilir. Bu yüzden, bu konuda katı değilim artık. "İyilik yapsın, varsın kayda alsın, belki başkaları da özenir" diye düşünüyorum.

Yine de, dediğim gibi, tercihim ilkinden yana. “Yardım gizli yapılır” diye bir kanun yok, biliyorum ama kendimce öyle bir ilke benimsemişim, değiştiremiyorum. Örneğin, yoksul bir ailenin küçük kızına rugan ayakkabılar almışsın, ne kadar güzel. Çocuk nasıl da mutlu. Yine de çocuğun görüntülerinin kaydedilip paylaşılması, hele bunu iyilik yapanın yapması bana ters geliyor. Bundan duyduğum rahatsızlığı içimde yenemiyorum.

10 Nisan 2020 Cuma

Ali Demirsoy'un Covid-19 Çözümü Üzerine

Fen bilimlerine ömrünü adayan kişilerin kimilerinde felsefî bir derinsizlik söz konusu oluyor. Biyolog Ali Demirsoy’un açıklamasını izledim. Alanında önemli birisi, ona lafım yok. Evrimin müfredattan çıkartılmış olmasını eleştirmesinde de haklı. Ne var ki, koronavirüse karşı önerdiği çözüm, yani Çin'de covid-19’lu olduğu tespit edilen ilk kişilerin öldürülmesi yönündeki önerisi, fen bilimlerine fazlaca gömülüp felsefeden uzak kalmış kişilere dair düşüncemi doğrular nitelikte.

Öncelikle, “ya o kişileri tecrit eder ya da öldürürdüm” diyor. İtiraz geleceğini tahmin ettiğim için o kısmı söyleyeyim: Tecrit kısmında sorun yok. Ama oradan öldürmeye sıçraması, bir de “itlaf” sözcüğünü kullanması, insanda “hayırdır, böcek mi yoksa tavuk mu itlaf ediyorsun?” tepkisine yol açıyor. Şimdi, bir kere hastalık çok yeni olduğu için testler de çok yeni ve testlerin yer yer yanlış sonuç vermesi mümkün. Test sonucu negatif çıkan kimi kişiler aslında hasta, pozitif çıkan kimileri ise sağlıklı olabilir. Bu yanılma payı göz ardı edilemez. Hâl böyleyken, “itlaf” edeceğin insanların bir kısmı boşu boşuna öldürülmüş olacaktır. Üstelik hastalık buna rağmen yayılırsa, öldürülenler öldürüldükleriyle kalmış olacaktır.

İkincisi ve daha da önemlisi, Ali Demirsoy’un biyolog olduğunu ve hipokrat yemini etmediği için özgürce konuşabildiğini söylemesi. E konuş Hocam, konuş tabii ama eleştirilebilirsin de. Evet, hipokrat yemini zaten, bilime referansla yanlış kararlar alınmasın, kişileri bağlayan kimi etik sınırlamalar olsun diye var. Ben olsam öyle yapardım, böyle yapardım derken bilimi referans gösteriyor, “bilim budur!” diyorsun -bu mudur? Bilim ortaya kimi olgular koyar, o olguları elindeki en güçlü hipotezlerle açıklar, tamam, doğayı anlamak için elimizdeki en güçlü alettir bilim; ama iradî kararlar farklı şeyler. Is’den ought çıkmaz. Olgularla değerler farklı şeylerdir ve karar mercileri bilimsel bulguları dikkate almakla birlikte, kimi değerleri gözeterek karar verirler. Yoksa Ali Demirsoy “itlaf edin” dedi diye, test sonucu pozitif çıkanlar öldürülecek olsa yanmıştık. Yahu, insanlar ne çabuk Nazizme sıçrayıveriyor. Bilim nötrdür. Onunla ilaç da yaparsın, silah da yaparsın ve ne yapacağına, onu nasıl kullanacağına karar verirken kimi değerleri, dünya görüşünü vs. esas alman gerekir. Teknokrasi sevdalıları ne çok. Oysa karar alma süreçleri sosyo-politik meseleler.

Alanında uzman kimi kişilerin, olana değil de olması gereken’e dair konuşurken vardıkları sonuçlar akıl almaz olabiliyor. Celâl Şengör’de de benzer bir durum var. Müthiş bir konuşmacı, iyi bir öğretmen, yabancı dillere hakim ve kendi alanında önemli bir isim; gelgelelim, Aptalı Tanımak diye bir “düşünce” kitabını okumuştum da, hataymış. Kitaptaki görüşler neredeyse, diyebilirim ki çocuksuydu. Sanırım bilimi saplantı ölçüsünde yüceltince, felsefeye de uzaksan, yani pozitif bilimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte felsefenin sonlandığına, artık düşünmeye gerek kalmadığına filan inanıyorsan bu noktalara geliyorsun.

3 Nisan 2020 Cuma

Koronavirüs Günlüğü - 2

Gün aşırı otuz beş-kırk dakika koşuyordum. Son yasaklarla birlikte onu da bıraktım. An itibariyle doksan altı saattir, yani dört gündür evdeyim. Dört gündür süpermarkete bile gitmedim. Maskem olmadığı için süpermarkete gitmeye de çekiniyorum açıkçası –gerçi evde eksiğim yok. Bir iki gün sonra dışarı çıkarsam ilkin eczaneden maske alacağım. Hastalanmaktan ziyade insanların, ödeme kuyruğunda filan tepki vermesinden çekiniyorum. Karşındaki haklı olunca bir şey diyemiyorsun.

Henüz sıkılmış değilim. Psikolojim de iyi durumda. Kimi insanların gece uykuları kaçıyormuş. Bende öyle şeyler yok; yalnız şu koşu ve yürüyüş yasaklanmayaydı iyiydi. Zaten benden başka koşan görmüyor, sahilin ücra taraflarında takılıyor, tek tük rastladığım insanlara ise değil bir buçuk, beş metre bile yaklaşmıyordum. O biraz kötü oldu yani. Bu şekilde günde bir dilim ekmek yesen o bile yeter. Vücutta kan dolaşsın diye şınav çekiyorum arada. Fazla hareketsizlik kaslarda seğirmelere, kolu bacağı sallama gibi -bana göre hoş olmayan- hareketlere yol açabiliyor. O enerjiyi atmak lazım. Anlıyorum tabii yasağı. Kimi insanları, “dışarı çıkmak yasak değil” dediğinde eve sokamazsın bu sefer de.

The Road (2009) diye bir film var. Bilen bilir. Dünyanın sonu gelmiş. Her yer çamurlu, kahverengi tonlarda. İnsanlar birbirinden korkuyor, bir tane süpermarket arabasıyla, bulabildiklerini istifleyip yollarına devam ediyorlardı. Tekrar izledim on yıl sonra. Mevcut durumda öylesine hitap etti ki gözlerimi bir saniye ayıramadım. İnsan bazen kurmadan da edemiyor. Düşünsenize, tüm nüfus evlerde mesela. Belediyeler evlere gıda paketleri getiriyor. Un, yağ, tuz. Dışarı çıkmak yok. Sonra elektrikler kesiliyor temelli. Buraya kadar, eh, gene iyi. Ama asıl kâbus suların kesilmesi olurdu. Bunu düşünüp iyice keselendim dün. Suların kesilmesi kadar sevmediğim bir durum yok. Daha kötüsü ne olabilirdi? The Road’daki gibi, sırtçantalarımıza öteberi doldurup yollara düşmek, birer scavenger'a dönüşmek elbette. Bildiğimiz dünyanın sonu. Yarın kaygısı olmadığı için "kendini gerçekleştirmek" gibi lükslerle uğraşmaktan, avcı-toplayıcı atalarımızın zamanına, yaşamanın hayatta kalmaktan ibaret olduğu, yarına çıkmanın garanti olmadığı o eski çağlara dönüş.

Tabii siz bakmayın böyle dediğime, kuruyorum işte. Haziran'a kadar bu iş bitecek diye umuyorum.

25 Mart 2020 Çarşamba

Koronavirüsten Sonrası

Koronavirüs hadisesi ile ilgili naçizane bir-iki tespitim oldu: Birincisi, aslî zannedip oyalandığımız pek çok şeyin tâli mevzular olduğunu fark ettim. Tehdit geçince muhtemelen birbirimizi yemeye başlarız gene. İkincisi, kimi sağlık sorunları için aktarları, kuantum tedaviyi, kertenkele kuyruğunu veya karabiberi vs. öneren insanların, ciddi bir salgınla, ciddi bir hastalıkla başbaşa kaldıklarında bilime sarıldıklarını fark ettim. Feyerabend hortlasa ve “bilim de bir yorumdur”, “ha astroloji ha astronomi, aynı şey” dese, bir başkası “modern tıp bir kurgudur” filan dese herhalde onları ilkin sıradan vatandaş terslerdi bugün: "Ya bi'git işine deli!" diyerek.

Üçüncüsü, totaliter rejimlerin halk tarafından talep edilebileceğini fark ettim. Baskının ve her şeyin gözetlenip denetlenmesinin tepeden inmesinden değil, bizatihi halkın bunu istemesinden söz ediyorum. Sokağa çıkma yasağını, daha sert tedbirleri filan vatandaşlar istiyor. Sanırım bunda Çin’in, olağanüstü sert tedbirlerle salgını zaptetmiş olmasının payı büyük. Önce itici geliyordu, “ya bu Çin ne kadar baskıcı bir devlet” deniyordu. Bizde özgürlük vardı. İtalya’da özgürlük vardı. Liberal demokrasilerde olmazdı öyle şey. Bireyin seyahat hakkı vardı. İnsan hakları vardı. Sen kimdin ki benim nerede duracağıma karar veriyordun vs.

Ne var ki, malûmunuz olduğu üzere daha özgür yerler fena çuvalladı. Her zaman Kıta Avrupası'na göre (Cezayir'i "küçük Fransa" yapmak isteyen, Anglo-saksonların tersine kontrol, müdahale ve dönüştürme yanlısı Kıtalılar diyelim) daha serbest olan, Deleuze'ün deyişiyle "yanında ikamet eden", yani mesela Hindistan'ı işgal ettiğinde onların kültürüne, inancına, giyimine müdahale etmeyen İngiltere bile, ilkin yine saldım çayıra yaklaşımını benimsese de iş çığrından çıkınca sert tedbirler aldı. Koronavirüs tehditini atlatsak da, sanıyorum, yakın geleceğin tartışmalarından birisi olacaktır özgürlük mü denetim mi mevzuu.

Ha bir de, kitlesel turizmin sonu gelebilir. İleride en azından kota konabilir. Herkes canının istediği ülkeye gezmeye gidemeyebilir ve ülkeler artık “bu yıl 150 milyon turist ağırladık” yarışını bırakabilir. İleride öyle altı ay sonrasına uçak bileti alamayacak, o kadar öngörülebilir, sabit bir dünyada yaşamayacağız belki.

Bakalım.

23 Mart 2020 Pazartesi

Kişisel Koronavirüs Günlüğü

Koronavirüs sebebiyle evdeyim. Gün aşırı koşuya çıkıyorum. Benden başka koşan olmuyor. Tek tük rastladığım kişilerinse uzağından geçiyorum. Kapalı kafelerin yanından geçmek tuhaf bir duygu. Fabrikalar durdu veya üretimi azalttı diye midir bilmem, deniz tertemizdi en son. Geçen akşam koşarken evlerin ışıklarına baktım. Yüzde sekseni beyaz. Sarı ışık kullanan azınlıktan olduğum için kendimi ayrıcalıklı hissettim.

Ufak çaplı bir stok yaptım. Stok dediysem, tek olduğum ve günde iki, bazen tek öğün yediğim için, buzdolabını doldurdum ve makarna, ton balığı filan aldım işte –bana göre stok gene de. Birkaç gündür alışveriş de yapmadım hâliyle. Evde kitabımla uğraşıyorum. Galiba Ocak ayında başlamıştım. İçim mi dolmuş nedir, şimdiden seksen sayfa oldu. Beş yıl sürer diyordum ya, beş yüz sayfa civarında olacak herhalde. Ölmeden onu da bitirmek lazım. Hiç ama hiç acelem yok tabii. İçimdekiler birikmesin yeter. Kenarda not tutup yazmayı sürekli ertelemek kötü bir adet. Biriktirmiyorum artık. Sıcağı sıcağına yazacaksın ne yazacaksan. Bir de, alıntı yapayım, kaynak göstereyim derken mesela on yıl, onbeş yıl önce okuduğun kitaplarda altını çizdiğin yerleri görmek hoş bir duyguymuş. Amma çok not tutmuşum arkadaş.

Tabi bütün gün tıkır tıkır yazacak, düşünecek, tüm gün okuyacak bir kapasite yok bende. Günde bu işlere dört-beş saat ayırırım genelde. Fazlası beynimi yakıyor. Kıpkırmızı oluyor kulaklarım. Onun dışında zaman aylaklıkla geçiyor ki şarj olayım. Televizyon izlemek, YouTube’a bakmak, arasıra müzik dinlemek, bu sıra Blues&Roots dinliyorum, severim Amerikan folklorunun çağdaş yorumlarını, ve Playstation’a takılmakla günler günleri kovalıyor. Stresli değilim. Kendimi kafa olarak en kötü senaryoya hazırladım. Paran yok. Paran varsa da dışarıda alacak ürün yok. Elektrikler kesilmiş. İnsanlar sırt çantalarını alıp yollara düşmüş vs. O kadar kötü bir durumla karşılaşacağımızı sanmam ama psikolojik olarak hazırladım kendimi.

Evde duranlar, umarım zorlanmıyorsunuzdur bu arada? Şahsen yalıtılmaya karşı antrenmanlıyım. Tek başınalığa, kimi ilgilerle hemhâl olmaya, vaktimi doldurmaya alışkınım. Gelgelelim, hiç yalnız kalamayan insanlar da biliyorum. Onlara kolaylıklar dilemek lazım.

18 Mart 2020 Çarşamba

Büyük "Ahlâkî" Dayanışmanın Çöküşü

Koronavirüs ortaya çıktığından beri, bazı tepkilerin yokluğundan ötürü şaşkınım. Normalde birilerinin çıkıp “devletler insanlar üzerinde biyo-iktidarlarını pekiştiriyor. Koronavirüs sayesinde toplum daha da disiplin altına alınıyor” demesi gerekirdi. Bir başkasının, çoktan, Foucault, Bentham veya Agamben’e referans vererek, panoptikondan, büyük biraderden filan bahsetmesi, “Foucault’nun Deliliğin Tarihi’nde söylediği gibi, sağlıklı insan tarihsel bir kurgudur. Bu kurgu norm alınarak delilerin ötekileştirilmesinde olduğu gibi, bugün koronavirüslü insanlar da ötekileştirilmekte, ayrımcılığa maruz kalmakta, karantina uygulaması ile dışa kapatılmaktadır” demesini beklerdim.

Veya, hani bir ara aidsli kişinin sevdiğine bunu beyan etmek zorunda olmadığını savunan aklı evveller vardı ya, bu kez de, “koronavirüs taşıyan birisini bunu beyan etmeye zorlamak insan haklarına aykırıdır” denebilirdi pekâlâ. “Normal nedir? Sağlıklı nedir? Bütün bunlar toplumsal bir uzlaşmaya dayanan, hiçbir nesnelliği olmayan, tarihsel kurgular. Dolayısıyla koronavirüslülere yapılan karantina uygulaması ırkçılıktır” da denebilirdi. Hatta biraz zorlayarak, mevcut önlemler ataerkiye bağlanır, oradan da “bu kontrol ve önlemler eril zihniyetin/tahakkümün bir eseri” de denilebilirdi.

Ama bunlara hâlâ rastlamış değilim. Demek ki iş ciddiye binince kimi teorik şablonlar ve retorik zorlamalar tutmuyormuş. En aykırı görüşü ben söyleyeyim, ezilenin, dışlananın, mağdurun yanında en çok ben durayım, en erdemli, en yücegönüllü, en ahlâklı ben olayım derken gayriresmî olarak kurulan Büyük ve Tektip Ahlâkî Dayanışma ve Linç Ağı, ciddi ve ölümcül bir mesele gündeme gelince çöküyor, güçsüzlüğü ortaya çıkıyormuş.

Önlemler iyi. Mekânlarda toplanmaların yasaklanması da iyi oldu. Dünya’nın hiçbir ülkesinde, durduk yere böylesine ciddi önlemler alınmaz ve hiçbir ülke ekonomik akışı durup dururken böylesine kesintiye uğratmaz. Kahveye gitmeyiverirsin, tehdit geçince okullar haftasonu da açık tutulur, dersler telafi edilir, nargile kafeye uğramayıverirsin vs. Yeter ki şu koronavirüs belası büyümesin başımızda. İtalya komple karantina altında.

Ne diyeyim, dilerim hayat en kısa zamanda olağan akışına döner.

15 Mart 2020 Pazar

Kahramanlığa Gerek Yok

Geçenlerde yirmi yaşında biri, tartışan bir karı-kocaya müdahale etmişti, hatırlarsınız. “Neden kadını ağlatıyorsun?” diye sormuş, ardından -ilk baş bize “meyva bıçağı” olarak yansıtılan- kelebekle adamı öldürmüş, sosyal ağlarda ise çoğunluk katilden yana tavır koymuştu. Birincisi, taşıması yasak olan o kelebek denen bıçağın sende işi ne? İkincisi, tartışan bir çifte müdahale etmek yerine polisi arayabilirsin. Üçüncüsü, hadi tartışma daha ileri boyutlarda diyelim, itiş kakış var diyelim, yine polisi aramalısındır bence. Öte yandan, illa müdahale edeceksen, en fazla sen de itip kakarsın adamı, olur biter. En fazla ama en fazla yumruklaşma olur; zira olay, kökü itibariyle en fazla o boyutlardadır. Silahın olmadığı bir çatışmaya silahla giremezsin. Adamda bıçak yokken sen bıçakla onu yaralarsan suçlusundur. Bilmiyorum kaç yıl yatar. Hayatı kaydı ama -orası kesin. (İçinizde katilden yana olanlar varsa, ben yanınızda değilim, söyleyeyim.)

Başka bir olay: En son bir mahkeme sonuçlanmış. Adamın teki, otobüste şoförle tartışıyor. Sonra şemsiyeyle şoföre vurmaya başlıyor. O kadar ki, otobüs yoldan çıkıp üç otomobili eziyor. Büyük bir kaza yaşanıyor. Şemsiyeyle vuran adam suçlu bulundu tabii. Şemsiye ise silah sayıldı. Adam savunmasında ne dese beğenirsiniz? “Şoför yaşlı bir yolcuya kapıyı açmadığı için sinirlendim.” Vay! Haksızlığa gelemeyen bir adalet savunucusu daha. Otobüs kaza yaptı, üç aracı biçti, insanlar yaralandı, öldü -sıkıntı değil. Çünkü şoför bey yaşlı vatandaşa kapıyı açmadı ve sen hiç haksızlığa gelemezsin. Eyvallah abi, hep birlikte ölelim senin sinirin yüzünden.

Hukukçuların sosyal ağlardaki tepkileri asla ama asla dikkate almaması lazım; çünkü anlık, çoğu zaman eksik veya yanlış bilgilerle alevlenen, popüler, alkış peşinde olan, birisi “ama olayın bir de şu yönü var” diye aradan kafasını çıkartacak olsa onu da anında linç eden, son derece gerikafalı ve tehlikeli bir kültür bu.

Vallahi ben artık hata yapanlardan, yanlış, içe sinmeyen işler yapanlardan çok, o hatayı düzeltmek üzere, “adalet yerini bulsun” diye müdahale eden, başkalarını korumak adına, biraz da sosyal ağlarda okuduklarından gaza gelip kahramanlık yapanlardan korkuyor, onları daha tehlikeli buluyorum.

10 Mart 2020 Salı

Komplo Teorileri Neden Gerçeği Yansıtmaz?

Geçen hafta televizyonda görmüştüm. İki hafta mı oldu yoksa? Yemekle ilgiliydi gene. Gıda konusunda bildiğiniz kafayı sıyırdı insanlar zaten. Üç tane meczup, görünenin arkasındaki gizli gerçekliğe vakıf, iddialı tavırlarla, büyük büyük, komplolu komplolu konuşuyorlar, biz cahillere “görünenin ardındaki gerçekliği”, “oyuna getirilişimizi” filan anlatıyorlardı. Meczup derken ciddiyim, ben böyle insanları artık en hafif tabirle kafayı sıyırmış olarak görüyorum.

Komplo teorilerinin açmazı şu: Hiç kimse, sonsuz sayıda unsurun birbiriyle etkileşim hâlinde olduğu, sayısız dinamiğin spontan bir şekilde devreye girip çıktığı, son derece çetrefil bir ilişkiler ağı olan dünyaya tamamen hakim olamaz. Dünya derken yeryüzü gezegenini kastetmediğim anlaşılmıştır herhalde. Kastettiğim, küçük harfli, karmaşık ve sonsuz bir ilişkiler ağı olarak insan-dünyası, yaşam-dünyası.

Korona virüsünü ABD üretip Çin’in üzerine salmışmış mesela. Bu mümkün değil. Çünkü bunca insanın her gün seyahat ettiği, her gün binlerce uçağın bir o yana bir bu yana gittiği günümüz dünyasında böyle bir risk alamazsınız. Çin’e diye gönderdiğiniz virüs gelir size bulaşır. Dünya o kadar karmaşık ki, o kadar çok dinamik devrede ki, hiç kimse ama hiç kimse, çıkıp da tüm sonuçlarını kontrol edebileceği, kısıtlayabileceği ve mutlak anlamda öngörebileceği işler yapamaz. Dünya kontrollu deneyler yaptığınız bir laboratuar değil.

Komplo teorisyenlerinin bir başka açmazı da getirdikleri basit, neredeyse çocuksu açıklamalar. Naçizane şunu biliyorum ki, eğer son derece çetrefil bir olaya getirilen açıklama çok basitse, ilk anda kulağa doğru gelecek denli basitse, asıl ondan şüphe duymak, bu basit ve tam da basit olduğu için ikna gücü yüksek açıklamalara karşı temkinli olmak gerekir. Bu açıklamalar çok basittir, kolay anlaşılırdır ve çoğu zaman gururumuzu okşayacak kimi vurgularla bezelidirler ve hâliyle kolaylıkla taraftar toplarlar.

Özetle, dünyada çok fazla ilişki var. Sonsuz sayıda değişken ve dinamik var ve hiç kimse varolan bu çetrefil dünya ağının tamamına, arkaplanda her şeyi yönetecek ve tüm sonuçları öngörebilecek kadar hakim olamaz.

8 Mart 2020 Pazar

Kitapyurdu Kitabınızı Ücretsiz Basacak

Artık kitap yayımlamak kolaylaştı. Kitapyurdu bir sistem kurmuş. Kitap yazdıysanız hiç ücret talep etmeden basıyorlar. Gerçi bu işin kapak tasarımı var, editörlüğü var, o kısmında illa ki ücret talep ederler –bilmiyorum. Yalnız fikir güzel.

Kitap piyasası artık bu şekilde yürüyecek diye düşünüyorum. Dünyada Amazon, Türkiye’de Kitapyurdu ve idefix gibi kuruluşlar basacak kitapları. Risk yok. Zarar yok. Gönderdiğin dosyayı kitaplaştırdıktan sonra, talep oldukça kendi matbaalarında basacaklar. Eski devir bitti. Yok öyle artık 500 tane, 1.000 tane kitap basıp depolara kaldırmak. Satılırsa ne âlâ, satılmasa köşede çürüyecek. İsraf. Şimdi kitap mı yazdın? Göndereceksin Kitapyurdu’na, satışa koyacaklar. 10 tane sattı ve başka hiç satmadı diyelim. Zararı yok. Nasıl olsa talep geldikçe basılıyor (print on demand.) Çok fazla kitap piyasaya çıkmış olacak böylelikle. Okurun teveccüh gösterdiği kitaplar piyasada tutunacak. Diğer kitaplarsa elenecek.

Güzel bir imkân. Birincisi, tıpkı herkesin YouTube’da video paylaşabilmesi ve kanal açabilmesinde olduğu gibi, tıpkı dileyen herkesin siyasî parti kurabilmesinde olduğu gibi, kitapları da dileyen herkes yazabilecek. Piyasaya çıkacak kitapların niteliği önemli değil; zira okur zaten neyi okuyup okumayacağına kendisi karar veriyor. Alıcısı yoksa nitelikli eser basımı bir anlam ifade etmiyor.

Bu uygulamanın bir diğer artısı ise gerçekten iyi kitaplar yazan ama ünlü olmayan kişilerin, kitaplarını bilindik yayınevlerine bastırmalarının çok zor olması. Harikulade bir eser yazdın diyelim. Gönder bakalım büyük yayınevlerine, bırak olumlu ya da olumsuzu, hiçbir cevap alamazsın. Ünlü bir yazar değilsen kimse seni kaale almaz. Zaten kimi yayınevleri yalnızca çeviri yayımlıyor. Kabalcı’yı aramıştım yıllar önce, “biz yalnızca çeviri basıyoruz” demişlerdi. Hasılı, cevap alamazsın, alsan bile altı ay ila üç yıl sürer ve üç yılın sonunda cevabın olumlu olma ihtimali çok ama çok düşüktür.

Kitap yayımı konusundaki demokratikleşmeyi destekliyorum anlayacağınız. Kimi seçkinci serzenişler gelecektir. Gelsin. YouTube için de “önüne gelen video çekiyor” diyen var. Evet abi, önüne gelen çekecek, önüne gelen blog açacak, önüne gelen şarkı söyleyecek, kitap yazacak, parti kuracak vs. Kötü bulduğuna teveccüh göstermezsin, olur biter. Kitapyurdu’nun sunduğu bu imkânı hem olumlu buluyor hem de yayıncılığın geleceğinin böyle şekilleneceğine inanıyorum.

İyi olan kazansın.

26 Şubat 2020 Çarşamba

Yurtdışı Öğretmenlik Sınavı

Bugün fena çuvalladım :/ Cehaletim tescillendi. Cidden. YDS’den 98,75 almışken, yurtdışı öğretmenlik sınavına da çalışmak amacıyla kalınca bir kitap almış, Türkçedir, edebiyattır, tarih-coğrafyadır, eğitim bilimleridir, kanun ve yönetmeliklerdir derken üç ay boyunca düzenli olarak çalışmıştım. Tarih çalışmamın yararını gördüm. Onun dışında hiç çalışmasam, o zamanı canımın istediği kitaplara ayırsam daha iyi olurmuş; zira özellikle genel kültür kısmında feci bir çöküş yaşadım.

Beni tanıyanlar “sen kazanırsın” der genelde. Sağolsunlar. Kitaplarla aram iyi olduğu için sınavlarla da aram iyi oldu yıllardır. Ama bu sınav bir başkaydı. Aslında kitap okumak da tartışmalı konu. Felsefe okumalarının, kimi kuramsal okumaların ve hatta romanların ne kadar katkısı olabilir ki? Dallanıp budaklanan, spesifik konular bunlar. Hele genel kültür zaten bildiğiniz okyanus. Asla her şeyi bilemezsiniz.

Ama dersimi aldım. Seneye sınava girecek olursam yapacaklarım belli: Hayatta coğrafya çalışmam. Eğitim bilimlerine ve edebiyata çalışmaya da gerek yok. Tarih çalışırım yine ve bu kez daha ayrıntılı çalışırım. 657 sayılı kanunu, 1739 sayılı kanunu, cumhurbaşkanlığı sistemine dair kanun ve kararnameleri ve pasaport kanununu ezberlerim, ki pasaport kullanan insanım ama öyle bir soru geldi ki onu da yapamadım, bir de her gün 45 dakika, ayin gibi, ciddiyetle HABERLERİ izlerim. Bu sınava böyle hazırlanılır.

Haber izleyeceksin abi. Ben kopmuşum demek ki güncel olaylardan. Hubble Teleskobu son demlerindeymiş, ondan sonra onun görevini yürütecek olan teleskobun adı soruldu. Hiç duymamıştım. James Webb imiş -ya da öyle bir şey. Duysam bile aklımda kalır mıydı, bilmiyorum. "Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2019’da kaçıncı kez toplandı?" diye soruldu: 73. kez mi, 74., 75., 76. mı? Yine bilemedim. Toplama çıkartma yaptım, 2019-1946(?), tutmadı. UNESCO’nun yaratıcı şehirler listesi varmış. Türkiye’den şıklardaki hangi şehir o listede yokmuş: Evet, o konuya dair de hiçbir fikrim yoktu. NATO 2019’da zirveyi Londra’da mı toplamışmış, Paris’te mi, yoksa başka yerlerde mi? Cumhurbaşkanlığı kültür-sanat büyük ödülünü alan kişi kimdir? Bir isim tanıdık geldi ama o da tutmadı. Ha, Türkiye otomobil yaptı, evet, ama sınavda TOGG’un CEO’sunun kim olduğu soruldu... Ne bileyim yahu? Demek ki işadamlarını, holdingleri filan da takip etmek, tek tek isimlerini ezberlemek gerekecek.

Hayatta başarısızlıklar da olacak. Bu sınavda baraj 60 puan. 60 alırım herhalde ama en yüksek puanlıları çağıracaklar mülakata. O yüzden mülakata kalma şansım çok düşük. Gerçi mülakatta böyle sorular gelirse yine bilemem zaten. Sağlık olsun. Ankara’ya gitmişken çocukluk arkadaşımda kaldım. Özlemişiz birbirimizi. O yetti bana.

Seneye her haberi, her işadamını, tüm ödül törenlerini, tüm ulusal ve uluslararası oluşumları, zirveleri, toplantıları ve çıkacak tüm kanunları takip edersem kazanırım belki :) Kimisi 85-90 puan bekliyormuş. Helal olsun. Bükemediğim bileği öperim.

İyisi mi ben her zamanki okumalarıma döneyim.

21 Şubat 2020 Cuma

Çocuktan Felsefeci Olur mu?

Sanıyorum insanlar felsefeyi formel mantıktan ibaret sanıyor. Salt biçimsel zannediyor. P ise Q’lar. Öncüller, çıkarımlar vs. Ve böyle sandıkları için parlak bir zekaya sahip olmanın, ki zeka derken akıldan değil, IQ diye tabir edilen ve ölçülebilen bir kapasiteden bahsediyorum, tek başına yeterli olduğunu düşünüyor. Oysa felsefenin IQ ile pek az ilgisi var. Elbette bir miktar zeka gerekli ama çok yüksek IQ’lu olup felsefeye ilgi duymayanlar olduğu gibi, pek zeki olmadığı hâlde sezgisi (anschauung) güçlü, idrak ve yorum kabiliyeti gelişkin, hepsinden önemlisi yaşantılarından, yaşadığımız, gayet somut dünyadan sonuçlar çıkartabilen, sağlam tespitler yapabilen insanlar da var.

Küçük bir çocuk satrançta seni-beni yenebilir. Bu IQ ile ilgili bir durumdur. Felsefe ise hayatla iç içe bir etkinlik olduğundan belirli bir yaşanmışlık da gerektiriyor. Çok zeki -bir çocuk- olmanız, tekrar edeyim, zeka derken yüksek IQ’yu kastediyorum, tek başına Spinoza’yı, Nietzsche’yi, Badiou’yü filan anlamanıza yetmez. Felsefe, kodlama gibi, yazılım geliştirme gibi bir disiplin değil.

Gerçi bilimde de zekanın tek başına yettiği söylenemez. Bkz. Keşif bağlamı. Bir kuramın icadında irrasyonel etmenler, düşler, ruh hâli ve yaratıcılık gibi etmenler vardır. Çok zeki birisi, sezgisi zayıf olduğu için herhangi bir yenilik getiremeyebilir. Faraday'ın matematiği pek iyi değildi ve Faraday’ın sezgisiyle (altıncı hissi kastetmiyorum, anschauung ya da intuition diyelim, belki idrak kabiliyeti) bulduğu elektromanyetizmayı formüllere döken kişi Maxwell idi. Einstein da matematikte sıkıntı çekermiş. Kimi keşiflerini öğrencisi Grossmann’ın formülleştirdiğini okumuştum. (Rovelli, The World is Not What It Seems.)

Felsefeye “bulaşan” insanların mutsuz olacakları yargısı da sorunlu. “O çocuğu felsefeden kurtarmalıyız” gibi öneriler, felsefenin bu dünyaya ait olmadığı, göklerde süzülen kavramlarla iş gören, yaşamla bağlantısı olmayan bir disiplin olduğu inancına dayanıyor. Okuyan insanlar zihnen bu ideal öte-dünyada, kavramların dünyasında "yaşadığı" için, fazla okuyanın kafayı yiyeceğine veya dünyanın hâlinden memnuniyetsizlik duyacağına inanılıyor. Formül şu: 1. Okuyan kişi mevcut olmayan düzenleri öğrenir. 2. Bu düzenlerin mevcut düzenden daha iyi olduğuna inanır. 3. Mevcut olmayan daha iyi düzenin yokluğundan ötürü mutsuz olur: Bu formül yanıltıcı. Mevcut olmayan düzenin daha iyi olduğu su götürür. Kaldı ki, mevcut düzen öyle karmaşık bir ağdır ki, tüm parça ve mekanizmalarını bilmediğiniz bir gemiden tek bir vida sökmeye bile korkarken, tüm dünya düzenini baştan ayağa değiştirmek gibi bir hayal kurabilmeniz için idealde benimsediklerinizin olağanüstü sağlam ve ayrıntılı olması gerekir. Çetrefil dünya ağında hiç kimsenin her şeye vakıf olabileceğine ihtimal vermiyorum. Spontanlık göz ardı ediliyor.

İntihar eden matematik öğretmenine de hak vermedim bu yüzden. Eğitim sistemi çok kötüdür, her şey çok kötüdür, eyvallah da, elinden geleni yapabilirdin gene de. Çocuklara bir şeyler verebilirdin. “1. Düzen kötü. 2. Ben iyiyim. 3. Kötü düzen ben gibi iyileri mutsuz kılıyor” şeklinde özetlenebilecek ve sıkça rastladığımız bu zinciri son derece sıkıntılı buluyorum.

27 Ocak 2020 Pazartesi

Frenleme Mekanizması

Farklılıklar daha fazla gözüme batardı önceden. Şimdi nereye baksam benzerlikler görüyorum. Sorsan birbirinden farklı hassasiyetleri ve farklı referansları olan insanlar ama pratikte aynılar. ’99 depreminde “7.4 yetmedi mi?” diyerek depremin suçunu laik kesime atanlar, 4-5 yıl önce Nepal’de yaşanan depremi ilahi adaletin bir tecellisi olarak bulan, “inancınız için hayvanları kurban ederseniz işte böyle olur” minvalinde bir açıklama yapan Leman Sam ve Elazığ depremi için “oh olsun” demeye getiren Sevan Nişanyan.

Baksan İslamcı dersin, hayvansever dersin, entelektüel dersin ama özünde değişen bir şey yok. Nefretleriyle besleniyorlar ve bu nefretleri doğal felaketleri, depremi, kasırgayı, seli bile hak edilmiş bir ceza, suçluların tepesine indirilmiş bir sopa olarak görmelerine imkân tanıyor. Cemaat kafasıdır bu: Ait olduğun cemaat ahlâkın edimselleştiği çemberdir. O çemberin dışında kalanlarsa ahlâksız, kötü, yanlış yolda filandır. Cemaat deyince akla yalnızca dinî cemaatler gelmesin. Sert grup aidiyetlerini kastediyorum.

Tanrı, vicdan, ahlâk, hakikat, erdem, halk vs. isimlendirmeler önemsiz. Her halükârda, şaşmaz bir referansın varsa, sarsılmaz, sabit, aşkın bir gösterilene dayanıyor, kendine mutlak bir zemin bulmuş ve ondan hareketle düşünüyorsan, kendini doğrunun yanında, kendin gibi olmayanı ise yanlış yolda bulman kaçınılmaz oluyor. Eskiden demokraside eleştirecek çok şey bulurdum, hâlâ buluyorum; gelgelelim demokratik bilinç de, yani kendi hakikatinin mutlak olmadığının bilinci gerçekten de gerekliymiş ve bizde hiçbir kesimde tam olarak oturmamış.

Tarafsızlıktan bahsedenlere de güvenmiyorum artık. Gazeteci seninle aynı taraftaysa, eh, sen “doğru” tarafta olduğundan, Tanrı’nın, vicdanın, erdemin, halkın, dinin, hayvanların, çevrenin, suçluluk duygusunun vs. yanında olduğundan, senin ideolojin şaşmaz bir hakikat olduğundan, seviyorsun o gazeteciyi: “İşte doğrunun yanında bir gazeteci!” Senden yana değilse “bari tarafsız ol!” diyor, başka taraftan yana olduğundaysa o kişiyi, gazeteci veya başkası, “onursuz”, “sapkın”, “kötü” vb. olarak tanımlıyor, cemaat dışında kalanlar için “ork sürüsü” diyor, “bir kedinin başını okşamamış gibi kötüsünüz”, “hiç şiir okumamış gibi kötüsünüz”, “bu taraflılık değil, saf kötülük” gibi laflarla edebiyat parçalıyorsun.

Her kesime orayı dengeleyecek, kendi içlerinden biri olacak ama onları itidale davet edecek ve gücü ele geçirdikleri vakit canileşmelerine engel olacak bir frenleme mekanizması lazım.

22 Ocak 2020 Çarşamba

Vikipedi, Hasan Mezarcı ve Vedat Milor

Ya arkadaş, bi’rahat durmuyorsunuz. Vikipedi açılır açılmaz kötüleyen kötüleyene. Amerika’nın oyunları, İsrail’in oyunları, Batı’nın bilgiyi tekelinde tutma arzusu filan derken gene yasaklattıracaksınız ca’nım bilgi deryasını.

Vikipedi’de politik maddeler tartışmalı olabilir. Zaten yasaklanmasını savunanlar da politik makalelere istinaden yasaklansın diyordu. İyi de, içindeki olgusal içerik çoğunlukla gayet sağlam. Matematik felsefesi okurken, kitap yeterli olmadığından açıyordum Cantor’un sonsuzluk tezini, açıyordum berber paradoksunu, Öklitçi olmayan geometrileri, Lobaçevskidir, Riemanndır, mis gibi içeriklere ulaşıyordum Vikipedi’de. Tamam, İngilizce içerik çok daha zengin elbette ama elimizde bu varken, sebep ne olursa olsun yasaklanmasını talep etmenize ve bunu kimi komplo teorileriyle desteklemenize anlam veremiyorum.

Karar verelim kardeşim, biz dünyayla entegre mi olmak istiyoruz? Hani Özal’la birlikte dünyayla bağ kurmuştuk, Özal’ı övüp duruyorsunuz ya, şimdi nereden çıtkı bu içe kapanma arzusu? Elin Hollandalısı, İspanyolu, hatta Kenyalısı Vikipedi’ye girerken ben niye giremeyecek mişim? Sen çok rahatsızsan kullanma. Zorla mı sokuyorlar Vikipedi’ye? Veya Netflix’e, Facebook’a, Twitter’a? Sen kullanma da, neden “bunlar ABD’nin düşünce dünyamızı şekillendirmek için kullandığı mecralar” diye devleti çaktırmadan yasaklamaya davet ediyorsun? Diyelim ki öyle, diyelim ki zihnimi şekillendiriyor ve ideolojik bir işlevi var Vikipedi’nin. Ya ben yetişkin insanım, siteye girip girmeme kararıma neden müdahale edilsin ki?

Mis gibi site. Hele İngilizce içeriği muazzam. Beğenmeyen kullanmasın ama rahat bırakın bizi. Ben dünyayla entegre olmak, her içeriğe erişebilmek istiyorum. Hatta anayasayı okudum dün, “haberleşme hakkı” diye bir madde var, hakkımız bu bizim yani. Karışmayın kardeşim. Vallahi anayasa kitapçığını masaya fırlatıp bir kriz de ben çıkartacağım şimdi :)

* * *

Hasan Mezarcı belli ki hafiften delirmiş. Zararsız delilerden. Gelgelelim, dün CNNTürk’teki mehdilik tartışmasına katılan konuşmacıları görünce anladım ki, Mezarcı’ya bir operasyon yaptırtmadan rahat etmeyecekler.


Ben Mezarcı’yı sempatik buluyorum. Dar bir çevresi var, sanırım 10-15 kişi. Takılıyorlar öyle kendi inançlarınca. Kendisi Düzceli. Muhtemelen ailesinden kalma arazisinde yaşıyor, yine Düzce’de. Mesih olduğuna inanmış, yanındakilerin de bazıları onun Mesih olduğunu kabul etmiş görünüyor. Bazıları ise sanırım sohbet muhabbet ortamı güzel olduğundan onlarla takılıyor. Öyle ya da böyle, bana sevimli ve zararsız göründü.

Hem inançlara bir şey yapamazsın ki? Adamı evinden aldın, soruşturmadır, davadır derken hapse tıktın diyelim, bunun neye faydası var? Hani inanç özgürlüğü vardı? Hem öyle olsa daha da perçinlenmez mi inancı? Bu kez, “tıpkı Romalıların İsa Mesih’e yaptığı gibi bana da zulmediyorlar!” demez mi? Adamın kalbinden inancını söküp atamazsın ki? İnanç, adı üstünde, duygusal/irrasyonel bir mevzu zaten.

Peşine yüzbinleri takıp tehdit hâline gelse neyse diyeceğim de, mevcut hâliyle bu adamla bu kadar uğraşmaları anlamsız geliyor. Bana kalırsa, 15-20 kişi bir araya gelip yeni bir din bile icat etse ve kendi içlerinde, etrafa zarar vermeksizin, saldırmaksızın yaşasa, bunda hiçbir sorun olmazdı.

Ben onları mutlu gördüm. 140journos’taki videoyu izlemeyen varsa izleyin derim. Kendi hâllerinde takılıp gidiyorlar. Yaşlı bir adamın, müstakil evinde insanları konuk edip sohbet ettiğini düşünün. Sohbet, tartışma, doğumgünü kutlaması filan. Dinî bir dayanağı olmadan da pekâlâ yapılabilecek bir şey.

Ayrıca o ahşap ve müstakil eve bayıldım. Çok güzel.

* * * 

Vedat Milor’u neden seviyorum? Aslında sınıfsal bakımdan ayrı dünyaların insanıyız. Adam aylardır, hatta belki de sürekli yurtdışında. En son baktığımda İspanya’yı köy köy, kasaba kasaba geziyordu. Zengin yani. Ben yılda bir kez yurtdışına çıktığımda bile her gün restoranlarda yemiyorum. Daha ziyade uygun fiyatlı, ayaküstü yemekler yiyorum. Yöresel lezzetleri tatmak için bir-iki gün uğruyorum restorana, o kadar. Helsinki'de ren geyiği eti yemiştim mesela. Oyh... Neyse, konudan sapmayayım.

Ayrı ekonomik dünyalara ait olsak da Milor’a kendimi yakın hissediyorum. Birikimli ve mütevazı olması da değil mesele. Kendisine olan saygım büyük; zira adam kimseye yaranacağım diye, üç beş alkış alacağım diye tercihlerinden ödün vermiyor -bu yüzden seviyorum. Yemeklerin yanına mukakkak şarap alıyor mesela ve şarabın üretim yılına ve aromasına dair detaylar veriyor. Deniz ürünleri deniyor bolca. Tepkileri umursamıyor. “Yahudi Milor! Defol git İsrail’de yaşa” diyen mi dersin, “ama midye mekruh” diyen mi, şarap içmesine laf söyleyen mi? Ama çekinmiyor. Kimseye yaranmaya çalışmıyor.

İş orada bitse iyi. Bol bol et tükettiği ve et yemeklerine dair ayrıntılı bilgiler paylaştığı için, veganizm dininin mensuplarınca, “o yediğin etler boğazına dizilsin!" şeklinde ilenmelere, “canisin!" ve “katilsin!” gibi ithamlara maruz kalıyor arada; ama aldırmıyor. Eğilip bükülmüyor. Helal olsun.

Adamın kendinden ödün vermeyişine saygı duyuyorum yani. Sonuçta o onu dedi, bu bunu dedi diye kaygılanacak, tepkilerden çekinerek oto-sansür uygulayacak olsan, konuşmaya ve paylaşmaya korkar, nabza göre şerbet verir, giderek kendin olmaktan uzaklaşırsın. Kendinden eminliğini ve dik duruşunu seviyorum Milor’un. Bildiğini sözde değil, gerçekten biliyor ve bildiğini okumaktan hiç şaşmıyor.

11 Ocak 2020 Cumartesi

Hayvanseverlikten İnsan Nefretine

Hayvanseverler evsiz bir adamın köpeğini, “köpeğin o şartlarda iyi yaşayamadığı” gerekçesiyle zorla, adamı ite kaka elinden alıyor. Adamla köpeğin arasında oluşmuş duygusal bağı hiçe sayıyorlar; yaşlı ve bitap düşmüş adamın itile kakıla yerde sürünmesini, köpeğini bırakmamak için ağlarcasına çıkardığı tiz sesiyle mücadele edişini hiçe sayıyorlar; hayvanı kurtarmayı önemseyip insanı kurtarmayı es geçiyor, hepsini geçtim, olaylara ve kişilere müdahale etmeyi kendilerine hak görüyorlar. "Hayvan üstün ırktır, insan aşağılık bir tür” gibi, “insan ırkı artık yok olmalı” gibi asıl türcü -ve aynı zamanda mazoşist- cümlelerle buralara varılacağı belliydi zaten.

Beyaz adamın dünyaya ihraç ettiği yeni ideolojiler bunlar. Bizim gibi, dünyanın geri kalan bölgelerinde olup, batıdan çıkma her yeniliğe elinde tuzla koşmaya meraklı insanlarsa anında kucaklıyor bu ideolojileri. Kendi haklılığından o kadar emin olunca gücün nispetinde müdahale etmeye de başlıyorsun tabi. Adamın köpeğini zorla elinden alan hayvanseverlerin, kendi haklılıklarından zerre şüphe duyduklarını sanmıyorum. İyilik yaptıklarından o kadar eminler yani.

Aktivizm/eylemciliğin bu müdahaleci formu, hani eskiden bari "ekonomik sistemi yıkalım, devrim yapalım da insanlığı kurtaralım" diye, bana kalırsa daha iyi ve gerçekçi bir hedefe yönelen eski, makro ve örgütlü mücadele formundansa mevcut, mikro, köksaplı, saman alevi gibi orada burada yanıp sönen, gelip geçici ve dolayısıyla hiçbir halta yaramayan bu yatay formu o kadar itici, o kadar sevimsiz ki, aktivist dedin mi istemsizce yüzüm ekşiyor artık. Çağın yeni dinlerinin havarileri öyle iman etmiş ki onlarla tartışamazsın; çünkü hep vicdana referans verirler. Tebliğ ederler, akıl verirler, seni vicdansızlıkla suçlarlar, yok olmanı isterler ve güçleri yettiğinde müdahale ederler. 

Blackfriday haftasında da, yine beyaz, has Avrupalılar, AVM’lerin girişini tutmuş, tüketmeyelim diye, alışveriş yapmayalım diye geleni içeri sokmuyorlardı. Canım ya, bak, beyaz adam bizi düşünüyor! Arap asıllı bir göçmense indirimden televizyon almak için, kurdukları beden bariyerini aşmaya çalışıyor, “n’olur, bırakın geçeyim!” diye yalvarıyordu. Ama çok bilmiş Avrupalı, yine onun, o göçmenin “iyiliğini” düşündüğünden müdahale ediyor ve sokmuyordu onu içeri. Beyaz adamın müdahale ettiği konular/içerik değişse de, müdahale etme alışkanlığı, ahlâk dersi verme, insanları doğruya yöneltme, onları “adam etme” alışkanlığı hâlâ aynı yani. Bizden de maşallah tam destek var.

Modernlikte devlet müdahale ederdi, postmodernlikte müdahaleci gruplar tabanda, kendiliğinden çıkıyor artık. Üstelik bunu yaparken iyiliğimizi istediklerine inanmışlar –işin sakat yanı bu. Sağlıklı Beslenme Aktivizmi çıkar mesela yakında. Restoranları ve süpermarketleri gezip ağzımızdan lokmamızı, önümüzden tabağımızı alırlar. “Ama bu yemek hayvansal!” derler, “ama bu bakliyat GDO’lu!”, "ama kızartma sağlıksız!" derler. Yanılma ihtimallerini düşünmedikleri için emin olun yaparlar bunu. Hiç şaşırmam yani.

10 Ocak 2020 Cuma

Güzellik Göreli Değildir

Güzelliğin göreli olduğu fikri bir avuntuya dönüşebiliyor. Bu fikir, giderek, aslında güzel diye bir niteliğin olmadığı savunusuna, güzellik algımızın yalnızca toplum, kapitalizm, şöhretler ve sair dışsal koşullarca inşa edildiği inancına kadar vardı. Ben, dünyaya tabula rasa olarak geldiğimize inanmadığım gibi, güzellik algımızın sırf toplumsal bir inşa olduğuna ve beğenilerimizin bize dayatıldığına da inanmıyorum.

Güzellik deyince hepimizin aklına kadınlar geliyor, biliyorum. Daha genel de bakabiliriz: Cazibe diyelim. Erkek veya kadın, insan türünün kimi üyeleri daha fazla insanı kendine çekerken, kimileri daha az insanı cezbediyor -kimisi ise hemen hemen hiç kimseyi cezbetmiyor. Bunun, intiharlar, depresyonlar ve savaşlar için yapıldığı gibi, yine tek neden olarak kapitalizmle bağlantılandırılmasını hatalı buluyorum. Kimileri doğuştan daha güzeldir. Daha yakışıklıdır. Uzun boyludur. Cazibesi vardır bir şekilde. Ona elli kişi bakarsa, bir başkasına bir kişi bakar mesela. Kimisinin teninden ışık fışkırır adeta. Bedenler arasında güzellik ve sağlık bakımından bariz bir şekilde farklılıklar var ve bunun inkâr edilmesini hiç de makûl bulmuyor, hatta bunu bir kendini kandırmaca, bir züğürt tesellisi olarak görüyorum.

Komünizm de gelse, kapitalizm çökse ve yeni bir ekonomik sistem de kurulsa, her halükârda bireyler arasında güzellik, çekicilik, sağlık, aura ve albeni bakımından derece farklılıkları olacaktır ve bu durum kulağa adil gelmese de böyle -gelecekte değişecek gibi de durmuyor.

Bu yüzden, kendinle barışık olmak iyidir diye düşünüyorum. Kendinle barışık olmaktan kastedilen, malûm, çoğunlukla bedensel kusurlarını olduğu gibi kabullenmek. “Kendisiyle barışık bir insan” derken, değiştirmenin onun elinde olmadığı kimi eksikliklerden ötürü yakınmayı bırakmış kişiler anlaşılır. Öyleyse insanlar, her ne kadar güzelliğin göreliliğinden dem vursa da, çok kusurlu, az kusurlu ve daha az kusurlu gibi kimi derece farklılıklarını zaten kabulleniyor demektir. Kusurların varlığına inanmasaydık ve güzelliğin, estetiğin ve cazibenin göreli olduğuna gerçekten inansaydık, kendimizle barışık olma gibi bir ihtiyacımız da zaten ortaya çıkmaz, bunun muhabbetini hiç yapmazdık.

Ben de barışığım kendimle. Benden kişilik ve beden bakımından üstün, benden on kat daha, yirmi kat daha cazip kişilerin varlığını kabul ediyorum ve bu beni rahatsız etmiyor. Göreliliğe referansla kendimi kendimden daha güzel, cazip, genç, sağlıklı, karizmatik, güçlü karakterli vs. olanlarla eşitleme yanılsamasına kapılmak, yani kendimi kandırmak istemiyor ve insanlar arasındaki kimi farkların kapanamaz oluşunu bir sorun olarak görmüyorum.