23 Eylül 2020 Çarşamba

Salgın Sebebiyle Uzaktan Öğretim

Sevgili öğrenciler, sayın veliler ve konuya ilgi duyan herkes. Evet, yüz yüze eğitimden yanayım. Öğrenciyle göz teması kurmak bile başlı başına değerli. Ayrıca okullar yalnızca ders işlenen, yalnızca test çözülen yerler değildir. Okul dersane değildir. Kutlamalar, programlar, geziler, projeler yapılır, öğrenciler akranlarıyla bir araya gelip kaynaşır, yeri gelir bir programda görev alır, sunuculuk yapar özgüven kazanır vs. Hayattaki en iyi dostlarımızla çoğunlukla okulda tanışırız. Sokakta birisine el sallayıp “selam!” diyerek tanıştığımı hatırlamıyorum. Okul, yaşıt insanların bir araya geldiği bir mekân. Bu bakımdan, uzaktan işlenen derslerin okulun yerini tümüyle tutması mümkün değil. Uzaktan tüm dersler mükemmelen de işlense yüz yüze eğitimin yerini tutmaz.

Yalnız, buradan iç karartıcı sonuçlara sıçramayı da anlamsız buluyorum. Öğrenci ve velilerin, “ev okulun yerini tutmuyor” serzenişinin ardından inanılmaz bir karamsarlığa savrulduklarını görüyorum. Bir kere, karamsarlık bir işe yarayacaksa karamsar olalım, ama emin olun hiçbir işe yaramaz. İkincisi, şu şartlarda uzaktan eğitim yapmayalım da ne yapalım? Ne yapılabilir? Okullar açılmadı, daha doğrusu okul açıldı da fiziksel bir mekân olarak açılmadı diye hiç mi bir şey yapmayalım? Yani tek bir kelime bile mi öğrenmeyelim? N’apalım? Vaka sayıları azalana kadar öylece oturalım mı? Şimdi, okuldaki kaynaşmalı, yüz yüze eğitim on puan olsun. Hiçbir şey yapmamaksa sıfır. Sıfır puandansa, uzaktan işlesek dersleri, kitaplar, canlı yayın, TV derken, hiç değilse on üzerinden üç olsa, dört olsa, sıfır olmaktan iyi olmaz mı? O yüzden karamsarlığın bir anlamı yok. Elden geldiğince yapacağız bir şeyler. Yapıyoruz da zaten. Telafi eğitimleri, eh, fena geçmedi. 21 Eylül’den itibaren kendi adıma bu işi daha da ciddiye alacağım. Bu arada canlı yayınlarda bilgisayarın sesinin paylaşılabilmesi dinleme etkinliklerini, ekranın paylaşılabilmesi yazma ve okuma etkinliklerini yapabilmemizi sağlıyor. Teknik sorunlar var, farkındayım ama hiçbir şey yapmamaktan iyi olduğu da aşikâr.

Bir de, naçizane, anne-babaların çocuklarının yanında çok fazla olumsuz konuşmalarının yanlış olduğunu düşünüyorum. Öğrencideki tepki, dışa vursun vurmasın şu şekilde oluyor: “Zaten okullar kapalı, zaten her şey çok kötü durumda, zaten uzaktan da pek bir şey anlamıyorum, çalışsam ne olur, çalışmasam ne?” Çocuk iyice yılgınlığa düşüyor, salıveriyor kendini.

Bu sebeplerle, eldeki imkânlarla, tüm ciddiyetimizle elimizden gelenin en iyisini yapmaya devam. Yapacak bir şey yok. Karamsarlık fayda etmez. Ha bu arada, bireysel çalışmaya yatkın, yani sorumluluğunu bilen, kendi inisiyatifiyle masa başına geçip düzenli çalışan öğrenciler zaten hep bir adım öndeydi, bu süreçte onlar on adım önde olacak.

Umutluyum gene de. Belirsizlik, adı üstünde belirsizlik, içinde umudu da taşır. Bakarsınız vaka sayıları düşer de Kasım’da tümüyle yüz yüze eğitime geçeriz. Pes etmek yok.

9 Eylül 2020 Çarşamba

Conatus

82’de doğdum, çocukluğumu ve yeniyetmeliğimi geçirdiğim 90’lar boyunca şöyle bir vurgu vardı sanki: Babana bile güvenme. Kendi ayaklarının üzerinde dur. Kimseye muhtaç olma. Açık verme. Dikkatli ol. Mücadele et. İnsan insanın kurdudur, herkesin herkese karşı savaşı vs. Ya niye kimseye güvenmiyor muşum arkadaş? Tamam, muhtaç olmayayım ama neden hep bir kendi başınalık vurgusu var? Ne yazmış birisi, "kimseye ihtiyaç duymuyor, kimseden bir beklentiye girmiyorum ki hayal kırıklığına uğramayayım." Böyle laflar içimi karartır.

Bana kalırsa kişisel gelişim doğrudan doğruya toplumsal, belki daha doğru bir tabirle “topluluksal” gelişimle ilgili. Etrafımdaki insanların güçlü ve mutlu olması beni de olumlu etkiliyor vallahi. Kederli, nasıl desem, enerjisi düşük insanlarla çevrili olduğumda, hiç de kendimi onlarla kıyaslayarak avunmuyor, “şu yarı ölülere bak, ben gene iyiyim ya” diyerek teselli bulmuyor, bilakis, onların olumsuzluğunun bana da bulaştığını hissediyorum. Ruhum çekiliyor. Güçlü, gözleri canlı canlı bakan, neşeli insanlarla çevrili olduğumdaysa, onlardaki yaşama sevinci bana da geçiyor. Olumlu etkileniyorum.

O yüzden, kişisel gelişimin kişide bittiğine hiç inanmıyorum. Önce sen, her şeyin başı sen, sen-sen-sen -tamam da konuştuğum dilden tutun yaptığım şakalara kadar her şey toplumsal. Neyi kendi başıma inşa etmişim ki? Kendimizi toplumun içinde buluveriyoruz işte. Etkileşimler kaçınılmaz. Benim bağımsız kararlarım bir yere kadar yani. Etkileşime geçtiğim insanlar da önemli. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözünü alıntılamış da biri, ne münasebet, başkaları, gene söyleyeyim, güçlü ve mutluysa, cehennem olmak şöyle dursun, bilakis sevinçtir, mutluluktur, canlılıktır. Seni de yükseltirler. Her şeye heves edersin.

Varoluş kudretimi arttırmak için, açık arayan, savaşan, çelme takan kişilerden müteşekkil bir kurtlar sofrasında değil, desteklediğim ve desteklendiğim, mutlu ettiğim ve mutlu eden insanlarla çevrili olduğum bir ortamda olmak isterim. Benden zayıflarla değil, benden güçlü ve benim dengim olanlarla birlikte olmak isterim. Sevinçle yaşayabilmek için buna imkân tanıyacak etkileşimlere ihtiyaç var. Başkalarında kusur bulacağıma onları desteklemek, başkalarınca desteklenmek, onlardaki kusurları açığa vurmak yerine iyi yönlerini görmek benim için de, içinde bulunduğum bütünün iyiye gitmesi için de yararlı.

6 Eylül 2020 Pazar

Sporun Fazlası

Fazla spordan fayda görmüş değilim. Bedenimi çok fazla zorladığım her seferinde, en fenası 2014'teki bel tutulması ve 2013'teki kemik iliği ödemi olmak üzere, çeşitli sakatlıklar çıktı. Sporun kökeni savaştır. Spor, barış zamanlarında askerlerin gevşememesi, hep dinç kalması için yapılan bir etkinlikti. Kökeninin böyle olması, savaşa dayanması sporun kendisini kötü kılmıyor elbette. Bir şeyin ortaya çıkış sebebiyle kendisini ayırmak lazım. 

Hafif koşulardan, çok zorlamadan yüzmekten ve yürümekten hep yarar gördüm. Boynum tutulmuştu birkaç yıl önce. Doktora gitmiştim. O kas gevşetici hap -afedersiniz- ishal yapmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Boynum kütük gibiydi yine. Kremler yüzde bir bile etki etmedi. Boynun tutulmasın mı istiyorsun? Yürü, yüz, hareket et abi. Ama öyle ağır sporlar demiyorum, sonuçta profesyonel sporcu değiliz, hayatımızı spordan kazanmıyoruz. Uyku, beslenme ve hareketle hareketsizliğin dengelenmesinin yararına inanıyorum. İğnedir, ilaçtır, işim olmaz kaç senedir. Bir tek baharda polenlerden kaynaklı alerjiye karşı kullandığım bir hap vardı, bu baharda pandemiden ötürü eve tıkılınca polenlere maruz kalmadım ve o hapı bile almama gerek kalmadı.

Bir de, bilimsel mi diye sormayın, kendi bedenimden ve etrafımdakilerinden yaptığım gözlemlere dayanıyorum yalnızca, vücudu eskitmek denen şeye, bedenin aşınmasına inanıyorum. Araba gibi. Fazla zorlarsan aşınır, eskir. Bakımını yapman gerekir. İnşaat ustası bir abi vardı. Sapasağlam, antrenmanlı, çalışır, kalas kaldırır, mermer döşer, her iş gelir elinden. Adamı son gördüğümde kambur, çökkün hâldeydi. Birdenbire çökmüştü adeta. Kendine fazla yüklenmiş.

Bir de Auschwitz Kampı'nı gezerken aynı ekipte yer aldığım Danimarkalı çifti hatırlıyorum. Adam 82, karısı 81 yaşında, belli ki yıpratmamışlar kendilerini, kiloları yok, sigaraları yok, şortları çekmiş, benle bir yürüyor, rehberin anlattıklarını dikkatle dinliyorlardı. Oysa aynı yaşta olup yürümekte zorlanan da var.

Yine bir arkadaşın babası var, yetmiş dokuz yaşında, sigara içmemiş, her gün yürüyüşünü yapar, elli yaşında emekli olmuş, maddî sıkıntısı yok, kendini üzmez, kolsuz tişörtünü giyer ve bol bol D vitamini depolar. Sapasağlam. 

Bu insanları gördükçe "işleyen demir ışıldar" lafına şüpheyle yaklaşır oldum. İşleyelim, tamam ama aşındırmadan.

4 Eylül 2020 Cuma

Neuralink'e Umut Bağlamak

Elon Musk’ın Neuralink duyurusu, ne yalan söyleyeyim, beni heyecanlandırmadı. Elektronik teknoloji inanılmaz ilerledi. Ekranlar, internet, uzaktan iletişim, paylaşım, bilgisayarlar… Roket teknolojisi de bir harika, hakikaten uzaya çıkabiliyoruz. Yalnız, mekanik ve elektronikteki başarıyla kıyaslandığında, organik gelişmeler zayıf kalıyor. O çipin insanlara entegre edildiğini düşünelim, çip elektronik bir ürünken insan organik bir beden. Arada uyumsuzluk çıkacak mı?

İşin psikolojik sonuçlarını tartışana rastlamıyorum pek. Mesela Neuralink ile daha güçlü bir belleğe ve daha yüksek bir IQ’ya sahip oldum diyelim. Bu beni iyi bir insan yapar mı, yoksa kötü niyetlerimi gerçekleştirmem için güçlü bir donanıma mı sahip olmuş olurum? Onu geçtim, tamam, Neuralink’i beynime monte ettirdim diyelim ve belleğim ve zekam güçlenmiş olsun. Acaba psikolojime ne gibi etkileri olacak? Elimle yüzümle oynamaya başlayacak mıyım? Geceleri kâbus görecek, belki sanrılar görecek, giderek intihara kalkışacak mıyım? Duygularıma, bedenime ne gibi bir etkisi olacak? İnsan bilgisayar misali, işlemciden (veya rasyonaliteden diyelim) ibaret bir varlık değil ki?

Yeniliklere karşı olmamakla birlikte, organizma üzerinde yapılan geliştirmelere şüpheyle yaklaşıyorum. En azından hemen güvenmiyorum. Akdeniz Üniversitesi beş altı yıl önce, hatırlıyorum, yüz nakilleri yapıyor, dünyada haber oluyordu. En çok gördüğümüz o adamcağız öldü gitti. Bir de kadın vardı yüz nakli yaptıran, merak edip baktım, çeşitli komplikasyonlar sonucunda o da ölmüş maalesef. Bedenin, kendisine sonradan yapılan eklentileri kabul etmeme, onu kendinde “tutmama” gibi bir eğilimi var. Eski bilim kurgu filmlerinde çok etkilenirdim: Adamın böbreği yoktu, uzaylı, gelişmiş bir teknolojiye sahip kişi ona bir hap veriyor, hapı içen adamın vücüdunda yeni bir böbrek oluşuyordu. Ben de çocuk hâlimle bunlara inanır, ortalıkta “bilim-bilim-bilim!” diye gezerdim. Bilim değerli, fakat siberpank filmlerdeki güçlendirilmiş (augmented) insanlar bana yakın gelecekte mümkün görünmüyor. Tutmuyor vücut. İnanın yan etkilerinden ve etkisizliğinden ötürü ilaç kullanmaz oldum -mecbur olmadıkça. 

Ha, diş hekimliğini seviyorum yalnız, zira o zaten bir tür zanaat. Marangoz gibi, demirci gibi matkapla dalıyorsun dişe, çürüğü oyuyor, inşaatçının sıva yapması gibi boşluğa dolgu yapıyorsun. Son derece somut. Ama öbür konularda (Neuralink gibi) çok iddialı konuşsalar da, insan, üzerine RAM takılan bir anakart olmadığı, bedenli, duygulu, psikolojik tarafları olan bir varlık olduğu için, kimi komplikasyonların ortaya çıkacağına inanıyor, öyle hemen “insanlık kurtulacak!” diye sevinmiyorum.

16 Ağustos 2020 Pazar

Pandemi ve Psikologlar - Neredeler?

Televizyondaki tartışma programlarına zap yaparken rastlıyorum, hani oturup da bir tanesini uzun uzun seyretmiş değilim. Yanıldığım bir konuyu söyleyeyim, virüs muhabbeti ilk çıktığında ekranlarda doğal olarak doğa bilimcilerini görüyorduk. Sonuçta öncelik teknik bilgideydi. Virüs nereden çıktı, nasıl yayılır, nasıl yayılmaz, canlı mıdır, cansız mıdır yoksa yarı canlı mıdır, aşısı veya ilacı bulunabilecek midir gibi soruları elbette fenciler tartışacaktı. Biyolog, genetikçi, doktor, enfeksiyon uzmanı, epidemiyolog vs. Ancak, kısa zaman içerisinde toplum bilimcilere de söz verileceğini öngörüyordum. Yanılmışım.

Bir doktor ekrana çıkınca “biz ameliyathanede hep maske takıyoruz, n’olacak, siz de dışarıda takıverin” der geçer. Bir başkası, “böylesine büyük bir tehlike varken insanlar nasıl oluyor da korkmuyor, neden bu denli rahat davranıyor?” diye şaşırır. Yine bir başkasının dilinden ceza, yaptırım, karantina, sokağa çıkma yasağı gibi tedbirler düşmez. Mesele şu: Bu insanlar hayatı laboratuar zannediyor gibiler. Toplumsal yaşamın kontrollu deney olduğunu, tüm değişkenlerinin belirlenip, neredeyse programlanıp ona göre sonuç verecek, öngörülebilir, sistematik bir deney olduğunu sanıyor gibiler. Bazı konuşmalarından hissettiğim bu.

Ekranlarda görsem belki saatlerce oturur izlerim, ama kimleri biliyor musunuz? Fencileri değil. Psikologlar, sosyologlar, siyaset felsefecileri çıkıp tartışsın biraz da, neden insanlar kuralları bildikleri hâlde uygulamıyor? Neden bilmek yetmiyor? Bilgiden eyleme giden dolaysız bir yol var mıdır? İnsanın irrasyonel yönleri yaşayışına nasıl etki eder? İnsanlar neden yaptırımlara direnir? Veya en önemlisi, neden korkmuyorlar, yarın öleceğini bilse de rahat davranıyorlar vs. Bunlar daha ziyade psikolojinin konusu. Sosyal bilimcilerin toplum ve birey davranışını daha iyi açıklayıp tartışacaklarına şüphe yok. Yoksa İftihar Hoca çıkar parmak sallaya sallaya konuşur, Ali Demirsoy ilk c-19 vakalarının itlaf edilmesi lazımdı der, bir başkası çıkar başka acayiplikler söyler. Bir başkası elinde olsa hayatı tamamen durduracaktır. 

Psikologlar da tartışsın abi. Neden insanlar hiçbir şey yokmuş gibi yaşıyor? Özlem Kayım Yıldız var mesela, tıpçı profesör. Bayağı şaşırıyor insanların rahat olmasına. "İnanamıyorum" demişti, insanlardaki bu korkusuzluğa, bu rahatlığa inanamıyorum. Vallahi bence insanların rahat olması gayet doğal. Haftaya öleceğimizi bilsek gene normal yaşarız. Haftaya öleceğimi öğrensem, onbeş günlük ömrüm kaldığımı öğrensem mesela, sanıyor musunuz ki karalar bağlar, ağıt yakar, sabah akşam ağlarım? Hiç de bile. İnsan psikolojisi sürekli karamsarlığa ve kötüyü düşünmeye müsait değil.

Aman bana ne, zaten arada zap yapıp geçiyorum. Çağırmazlarsa çağırmasınlar sosyalcileri. Biyoloji yetiyormuş insanlara.