13 Kasım 2020 Cuma

Susku

Giderek ses çıkartmaz oldum. Canım hiçbir şey yazmak istemiyor. İçimde kalan, içimde tuttuğum hiçbir şey yok. Kendimi baskı altında hissettiğim için değil, konuşmak istemediğim için susuyorum. Ha bugün ha yarın yeniden heves eder ve her gün şundan bundan bahsederim diye bekliyorum ama o heves bir türlü gelmiyor. 

Gündeme, yaşadıklarıma veya okuduklarıma dair düşüncelerimi paylaşma isteğimi büyük ölçüde yitirdim. Yüz beğeni alsam n'olur, bin kişi bana katılsa, "tüm ülke benimle hemfikir olsa n'olur?" diye geçiriyorum içimden. Her gün sosyal ağlarda, hele burada nispeten uzun metinlerle içimi dökmek geçici bir ihtiyaçtı belki de. Haftada bire indi önce, sonra on günde bire, şimdi baktım, en son paylaşımımın üzerinden on dokuz gün geçmiş ve hâlâ herhangi bir konuda tek satır yazasım gelmiyor. 

Haklı çıkmanın gözümde pek bir cazibesi kalmadı. "Haklı olsam n'olur, olmasam ne?" diye geçiriyorum içimden. Başkalarını ikna etme arzusu duymayınca düşüncelerini ifade etme motivasyonun da kalmıyor. Hatta düşüncelerin sanıldığı kadar önemli olmadığına inanır oldum. Davranışlarımızda ve genel olarak yaşamımızda düşüncelerimizin etkisi sınırlı. Duygular var, teamüller var, alışkanlıklar var, aidiyetler, içine doğduğumuz şartlar ve çelişkinin herhangi bir anlam ifade etmediği bireysel ve kolektif bilinçdışı var. Davranışı belirleyen onca etmenin içinde düşüncenin ağırlığı ne kadardır, ölçmek zor. X'i doğruladığımda onunla birlikte birçok yan unsuru da doğrulamış oluyorum. X(a, b, c) içinde a'nın etkisinden eminim ama b ve c ne kadar etkili, hatta d ve e de var mı, bunun farkında olmayabilirim. Duhem-Quine Tezi gibi. Empirik sınamadan alıp tüm hayata genişletesim geliyor bunu. Kendime bakınca karar ve davranışlarımda düşüncenin payı yüzde otuz filandır gibi geliyor. Çoğunlukla otomatik yaşıyoruz. 

Günler günleri kovalıyor ve her geçen gün konuşmaya olan isteksizliğim artıyor. Herhalde bir yirmi gün daha sesim çıkmaz. Veya otuz gün. Yaşlandığımdaysa hepten suskuya gömüleceğim muhtemelen.

25 Ekim 2020 Pazar

Zamanın Değişen Ruhu ve Dünyanın Karmaşıklığı

Dayak eskinin normuydu. Hani derler ya, “eskiden okulda dayak vardı, öğretmenden dayak yemeyen öğrenci yoktu” diye, dayak eskiden yalnızca okula özgü de değildi aslında. Evet, öğretmen öğrenciyi döverdi ama aynı zamanda anne-baba çocuğu, usta çırağı, komutan askeri, polis vatandaşı döverdi. Dedem, “Çakmakçı Mehmet”, basit bir sebeple karakola düşmüş de karakolda dayak yemiş polislerden. Eskiden karakola düşüp de dayak yememek istisnaydı mesela. Babam yeniyetmeliğinde çıraklık yapmış araba tamircisinde. Ustanın çırağı dövmesi nasıl da olağanmış. Bugünlerde Nazım Hikmet’in “Kan Kokusu” adlı romanını okuyorum, usta kafası kızınca basıyor çırağa tokadı -şimdi tuhaf geliyor ama o zamanlar öylesi normaldi muhtemelen.

Şimdi bedenin dokunulmazlığı evrensel bir ilke oldu. İnsanlar eskiden intikam da almazmış pek. Dayağı yiyen yediğiyle otururmuş aşağı. Şimdi birisine öyle fiziksel bir şiddet uygulasan, hele haklı olduğuna inanmışsa muhakkak alır öcünü. Ben de mesela, kendimi düşünüyorum, olmaz ama olur ya, karakola düşmüşüm, polisler birlik olup beni dövmüş diyelim, ben o polislerin yüzünü unutur muyum? İntikamımı planlar ve elbet bir gün alırım. Bu durum çağın değişmesiyle, yeni bir zeitgeist’ın hüküm sürmesiyle alakalı.

Şimdinin normları dayağı kabul etmiyor: "Bana" diyor, suç işlediysem para cezası ver, olmadı, kabul, suçluyum, hapis cezası ver: Yeter ki benim bedenime müdahale etme. Benim bedenim dokunulmazdır. Beni döversen elbet bir gün sana bunu ödetirim, diyor günün normları. Seni görev başında değilken tenhada kıstırırım, bana uyguladığın şiddetin bedelini ödetirim. Bana dokunamazsın. "Hukuken cezam neyse onu çekeyim ama bana elini sürme" diyor günün zeitgeist'ı ve bu değişim tedricen gerçekleşti. İyi de oldu.

* * *

Sosyal fenomenler komplekstir. Son derece çetrefil olan toplumsal olayları tek bir ilkeye veya tek bir kavramsal şemaya dayanarak açıklamaksa kolaycılıktır. Bu basit açıklamaların alıcısı çoktur; zira basittirler ve basit oldukları için ikna güçleri yüksektir: Her şey ama her şey ataerkiden kaynaklanmaktadır mesela, veya sınıf çatışmasından veya yok yahu, her şey dinsizlikten kaynaklanmaktadır. Herkes feminist olsa, dindar/ateist olsa, Marksist, vegan, muhafazakâr vs. olsa dünya hâle yola girecektir ama “ah işte!”, bir türlü o tekil kavramsal çerçeveyi benimsememektedir bu kör olası insanlar! "Güvensenize bana", ben doğru yolu bilir, tüm olan biteni elimdeki kavramsal alet çantasıyla açıklarım, çözmüşümdür tarihten günümüze olan biteni, elimde reçetem hazırdır ve tek istediğim taraftar çekmektir. Ama siz nankör cahiller, siz anlamazsınız, idrakiniz zayıf, görüş açınız dardır ve benim bulduğum o nihai ilkeyi benimsemekte zorlanırsınız; zira “sistem” sizi aldatmaktadır. Sistem beni aldatmaz, ben o tekil ilke sayesinde aydınlanmış bir bireyimdir ama siz karanlıktasınızdır. Dolayısıyla kendime başkalarını aydınlatma görevi biçerim durduk yere. Madem hakikati haizim, o hâlde ben gibi olmayanları kurtarmalı, onları o karanlıktan çekip çıkartmalıyımdır; oysa başta dediğimiz üzere, toplumsal olaylar çetrefildir ve asıl bu denli karmaşık ağların söz konusu olduğu, spontan ve zor mevzuları basitçe açıklayan kişilere karşı mesafeli olmak gerekir. Yok öyle herkes şöyle şöyle olsa her şey düzelirdi kolaylığı. Bu bakımdan, sosyal bilimlerin de sanıldığından zor olduğunu düşünüyorum. Zor derken, çalışması, okuması değil, gerçekliği doğru veya doğruya yakın bir şekilde açıklaması, teorinin gerçeklikle örtüşmesi bakımından zor bir alan.

23 Eylül 2020 Çarşamba

Salgın Sebebiyle Uzaktan Öğretim

Sevgili öğrenciler, sayın veliler ve konuya ilgi duyan herkes. Evet, yüz yüze eğitimden yanayım. Öğrenciyle göz teması kurmak bile başlı başına değerli. Ayrıca okullar yalnızca ders işlenen, yalnızca test çözülen yerler değildir. Okul dersane değildir. Kutlamalar, programlar, geziler, projeler yapılır, öğrenciler akranlarıyla bir araya gelip kaynaşır, yeri gelir bir programda görev alır, sunuculuk yapar özgüven kazanır vs. Hayattaki en iyi dostlarımızla çoğunlukla okulda tanışırız. Sokakta birisine el sallayıp “selam!” diyerek tanıştığımı hatırlamıyorum. Okul, yaşıt insanların bir araya geldiği bir mekân. Bu bakımdan, uzaktan işlenen derslerin okulun yerini tümüyle tutması mümkün değil. Uzaktan tüm dersler mükemmelen de işlense yüz yüze eğitimin yerini tutmaz.

Yalnız, buradan iç karartıcı sonuçlara sıçramayı da anlamsız buluyorum. Öğrenci ve velilerin, “ev okulun yerini tutmuyor” serzenişinin ardından inanılmaz bir karamsarlığa savrulduklarını görüyorum. Bir kere, karamsarlık bir işe yarayacaksa karamsar olalım, ama emin olun hiçbir işe yaramaz. İkincisi, şu şartlarda uzaktan eğitim yapmayalım da ne yapalım? Ne yapılabilir? Okullar açılmadı, daha doğrusu okul açıldı da fiziksel bir mekân olarak açılmadı diye hiç mi bir şey yapmayalım? Yani tek bir kelime bile mi öğrenmeyelim? N’apalım? Vaka sayıları azalana kadar öylece oturalım mı? Şimdi, okuldaki kaynaşmalı, yüz yüze eğitim on puan olsun. Hiçbir şey yapmamaksa sıfır. Sıfır puandansa, uzaktan işlesek dersleri, kitaplar, canlı yayın, TV derken, hiç değilse on üzerinden üç olsa, dört olsa, sıfır olmaktan iyi olmaz mı? O yüzden karamsarlığın bir anlamı yok. Elden geldiğince yapacağız bir şeyler. Yapıyoruz da zaten. Telafi eğitimleri, eh, fena geçmedi. 21 Eylül’den itibaren kendi adıma bu işi daha da ciddiye alacağım. Bu arada canlı yayınlarda bilgisayarın sesinin paylaşılabilmesi dinleme etkinliklerini, ekranın paylaşılabilmesi yazma ve okuma etkinliklerini yapabilmemizi sağlıyor. Teknik sorunlar var, farkındayım ama hiçbir şey yapmamaktan iyi olduğu da aşikâr.

Bir de, naçizane, anne-babaların çocuklarının yanında çok fazla olumsuz konuşmalarının yanlış olduğunu düşünüyorum. Öğrencideki tepki, dışa vursun vurmasın şu şekilde oluyor: “Zaten okullar kapalı, zaten her şey çok kötü durumda, zaten uzaktan da pek bir şey anlamıyorum, çalışsam ne olur, çalışmasam ne?” Çocuk iyice yılgınlığa düşüyor, salıveriyor kendini.

Bu sebeplerle, eldeki imkânlarla, tüm ciddiyetimizle elimizden gelenin en iyisini yapmaya devam. Yapacak bir şey yok. Karamsarlık fayda etmez. Ha bu arada, bireysel çalışmaya yatkın, yani sorumluluğunu bilen, kendi inisiyatifiyle masa başına geçip düzenli çalışan öğrenciler zaten hep bir adım öndeydi, bu süreçte onlar on adım önde olacak.

Umutluyum gene de. Belirsizlik, adı üstünde belirsizlik, içinde umudu da taşır. Bakarsınız vaka sayıları düşer de Kasım’da tümüyle yüz yüze eğitime geçeriz. Pes etmek yok.

9 Eylül 2020 Çarşamba

Conatus

82’de doğdum, çocukluğumu ve yeniyetmeliğimi geçirdiğim 90’lar boyunca şöyle bir vurgu vardı sanki: Babana bile güvenme. Kendi ayaklarının üzerinde dur. Kimseye muhtaç olma. Açık verme. Dikkatli ol. Mücadele et. İnsan insanın kurdudur, herkesin herkese karşı savaşı vs. Ya niye kimseye güvenmiyor muşum arkadaş? Tamam, muhtaç olmayayım ama neden hep bir kendi başınalık vurgusu var? Ne yazmış birisi, "kimseye ihtiyaç duymuyor, kimseden bir beklentiye girmiyorum ki hayal kırıklığına uğramayayım." Böyle laflar içimi karartır.

Bana kalırsa kişisel gelişim doğrudan doğruya toplumsal, belki daha doğru bir tabirle “topluluksal” gelişimle ilgili. Etrafımdaki insanların güçlü ve mutlu olması beni de olumlu etkiliyor vallahi. Kederli, nasıl desem, enerjisi düşük insanlarla çevrili olduğumda, hiç de kendimi onlarla kıyaslayarak avunmuyor, “şu yarı ölülere bak, ben gene iyiyim ya” diyerek teselli bulmuyor, bilakis, onların olumsuzluğunun bana da bulaştığını hissediyorum. Ruhum çekiliyor. Güçlü, gözleri canlı canlı bakan, neşeli insanlarla çevrili olduğumdaysa, onlardaki yaşama sevinci bana da geçiyor. Olumlu etkileniyorum.

O yüzden, kişisel gelişimin kişide bittiğine hiç inanmıyorum. Önce sen, her şeyin başı sen, sen-sen-sen -tamam da konuştuğum dilden tutun yaptığım şakalara kadar her şey toplumsal. Neyi kendi başıma inşa etmişim ki? Kendimizi toplumun içinde buluveriyoruz işte. Etkileşimler kaçınılmaz. Benim bağımsız kararlarım bir yere kadar yani. Etkileşime geçtiğim insanlar da önemli. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözünü alıntılamış da biri, ne münasebet, başkaları, gene söyleyeyim, güçlü ve mutluysa, cehennem olmak şöyle dursun, bilakis sevinçtir, mutluluktur, canlılıktır. Seni de yükseltirler. Her şeye heves edersin.

Varoluş kudretimi arttırmak için, açık arayan, savaşan, çelme takan kişilerden müteşekkil bir kurtlar sofrasında değil, desteklediğim ve desteklendiğim, mutlu ettiğim ve mutlu eden insanlarla çevrili olduğum bir ortamda olmak isterim. Benden zayıflarla değil, benden güçlü ve benim dengim olanlarla birlikte olmak isterim. Sevinçle yaşayabilmek için buna imkân tanıyacak etkileşimlere ihtiyaç var. Başkalarında kusur bulacağıma onları desteklemek, başkalarınca desteklenmek, onlardaki kusurları açığa vurmak yerine iyi yönlerini görmek benim için de, içinde bulunduğum bütünün iyiye gitmesi için de yararlı.

6 Eylül 2020 Pazar

Sporun Fazlası

Fazla spordan fayda görmüş değilim. Bedenimi çok fazla zorladığım her seferinde, en fenası 2014'teki bel tutulması ve 2013'teki kemik iliği ödemi olmak üzere, çeşitli sakatlıklar çıktı. Sporun kökeni savaştır. Spor, barış zamanlarında askerlerin gevşememesi, hep dinç kalması için yapılan bir etkinlikti. Kökeninin böyle olması, savaşa dayanması sporun kendisini kötü kılmıyor elbette. Bir şeyin ortaya çıkış sebebiyle kendisini ayırmak lazım. 

Hafif koşulardan, çok zorlamadan yüzmekten ve yürümekten hep yarar gördüm. Boynum tutulmuştu birkaç yıl önce. Doktora gitmiştim. O kas gevşetici hap -afedersiniz- ishal yapmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Boynum kütük gibiydi yine. Kremler yüzde bir bile etki etmedi. Boynun tutulmasın mı istiyorsun? Yürü, yüz, hareket et abi. Ama öyle ağır sporlar demiyorum, sonuçta profesyonel sporcu değiliz, hayatımızı spordan kazanmıyoruz. Uyku, beslenme ve hareketle hareketsizliğin dengelenmesinin yararına inanıyorum. İğnedir, ilaçtır, işim olmaz kaç senedir. Bir tek baharda polenlerden kaynaklı alerjiye karşı kullandığım bir hap vardı, bu baharda pandemiden ötürü eve tıkılınca polenlere maruz kalmadım ve o hapı bile almama gerek kalmadı.

Bir de, bilimsel mi diye sormayın, kendi bedenimden ve etrafımdakilerinden yaptığım gözlemlere dayanıyorum yalnızca, vücudu eskitmek denen şeye, bedenin aşınmasına inanıyorum. Araba gibi. Fazla zorlarsan aşınır, eskir. Bakımını yapman gerekir. İnşaat ustası bir abi vardı. Sapasağlam, antrenmanlı, çalışır, kalas kaldırır, mermer döşer, her iş gelir elinden. Adamı son gördüğümde kambur, çökkün hâldeydi. Birdenbire çökmüştü adeta. Kendine fazla yüklenmiş.

Bir de Auschwitz Kampı'nı gezerken aynı ekipte yer aldığım Danimarkalı çifti hatırlıyorum. Adam 82, karısı 81 yaşında, belli ki yıpratmamışlar kendilerini, kiloları yok, sigaraları yok, şortları çekmiş, benle bir yürüyor, rehberin anlattıklarını dikkatle dinliyorlardı. Oysa aynı yaşta olup yürümekte zorlanan da var.

Yine bir arkadaşın babası var, yetmiş dokuz yaşında, sigara içmemiş, her gün yürüyüşünü yapar, elli yaşında emekli olmuş, maddî sıkıntısı yok, kendini üzmez, kolsuz tişörtünü giyer ve bol bol D vitamini depolar. Sapasağlam. 

Bu insanları gördükçe "işleyen demir ışıldar" lafına şüpheyle yaklaşır oldum. İşleyelim, tamam ama aşındırmadan.